Afrikaans
Akan
Albanian
Amharic
Armenian
Azerbaijani
Basque
Belarusian
Bemba
Bengali
Bihari
Bosnian
Breton
Cambodian
Catalan
Cebuano
Cherokee
Chichewa
Chinese (Simplified)
Chinese (Traditional)
Corsican
Croatian
Czech
Danish
Esperanto
Estonian
Ewe
Faroese
Filipino
Finnish
French
Frisian
Ga
Galician
Georgian
German
Guarani
Gujarati
Haitian Creole
Hausa
Hawaiian
Hindi
Hmong
Hungarian
Icelandic
Igbo
Interlingua
Irish
Italian
Japanese
Javanese
Kannada
Kazakh
Kinyarwanda
Kirundi
Kongo
Korean
Krio (Sierra Leone)
Kurdish
Kurdish (Soranî)
Kyrgyz
Laothian
Latin
Latvian
Lingala
Lithuanian
Lozi
Luganda
Luo
Luxembourgish
Macedonian
Malagasy
Malay
Malayalam
Maltese
Maori
Marathi
Mauritian Creole
Moldavian
Mongolian
Myanmar (Burmese)
Montenegrin
Nepali
Nigerian Pidgin
Northern Sotho
Norwegian
Norwegian (Nynorsk)
Occitan
Oriya
Oromo
Pashto
Persian
Polish
Portuguese (Brazil)
Portuguese (Portugal)
Punjabi
Quechua
Romanian
Romansh
Runyakitara
Russian
Samoan
Scots Gaelic
Serbian
Serbo-Croatian
Sesotho
Setswana
Seychellois Creole
Shona
Sindhi
Sinhalese
Slovak
Slovenian
Somali
Spanish
Spanish (Latin American)
Sundanese
Swahili
Swedish
Tajik
Tamil
Tatar
Telugu
Thai
Tigrinya
Tonga
Tshiluba
Tumbuka
Turkmen
Twi
Uighur
Ukrainian
Urdu
Uzbek
Vietnamese
Welsh
Wolof
Xhosa
Yiddish
Yoruba
Zulu
[fren sesi, korna çalar]
Downloaded from YTS.MX
Official YIFY movies site: YTS.MX
Şimdi bizim Erdal her şeyi abartarak anlatmayı çok sever.
Bana diyor ki bazen yine, abartıyor işte, çok para harcıyorsun diyor.
Halbuki öyle değil.
Yani ben bir alışveriş yapıyorsam, mutlaka işlevseldir.
Hayatta kalmak adınadır.
Bu internetten alışveriş çıktığından beri olayın şirazesi kaydı. Yani şakul kaydı.
Geçen masada bir tane cihaz duruyor.
Lan gittim baktım, böyle bir tane huni, kenarında da demir.
Çağırdım Ece'yi, "Ece, bu ne?" dedim, "Mumu onunla söndürüyoruz."
"Kaç para verdin buna?" dedim, "A, gümüş o." dedi. 3.000 lira.
Şimdi benim anneciğimin çok güzel bir lafı vardır.
Der ki; "Ben, ucuz mal alacak kadar zengin değilim." O yüzden ne yapıyorum?
Bak çok doğru bir şey, gidip pazardan çer çöp almıyorum.
Asla, asla almıyorum.
Mum cihazı ne? Sen Marie Antoinette misin ya?
Ya sen 4. Louis'nin kızı mısın? Anlamadım ben. Ne senin bu?
Sarayda mı büyüdün ya kardeşim?
[telefon mesaj sesi]
O ne ya öyle?
Ece!
Ece!
Ece, mesaj geldi telefonuna.
- [Ece] Tuvaletteyim, Erdal! - Ececiğim bak,
sen oraya günahları bırakırken, buraya yenileri geliyor ama!
Bak "047 ile biten kartınız" diyor, "Baby C Bijuteri" diyor,
- 9.758. - Ne diyorsun, bir rahat vermiyorsun ya.
Sen orada patlatıyorsun, burada kredi kartını patlatıyorlar senin.
Ara hemen bankayı, iptal ettir. Ara hemen, hemen, hemen!
- Niye iptal ettiriyorum? Benim harcamam. - Nasıl senin harcaman?
Evet, benim borcum bu Erdal. Ödüm koptu bir şey oldu diye.
Ececiğim borç senin borcun değil. Borç, benim borcum.
Ben ödüyorum ya kartı.
Kartı ben ödediğim için, borç benim borcum.
Harcama senin, borç benim.
Erdal, kapattırmasaydın o zaman kartımı, gayet güzel ödüyordum kartımı.
- Niye kapattırdık? - Niye kapattırdın?
- Neden? Ben sana soruyorum neden? - Neden kapattırdın?
Beraber, ortak karar verdik. Şu koltukta oturduk yan yana, beraber kapattırdık.
- Ortak karar vermedik, Erdal. - Ortak verdik!
- Ortak karar vermedik! Hayır Erdal! - Ortak verdik! Ortak verdik!
Yan yana oturduk burada, ortak karar verdik. Tamam?
Erdal, o sırada sus diye tamam dedim artık!
Tamam, sonuç olarak ortak karar. Neden yaptık bunu?
Senin harcamalarını ben tek ekstrede görebiliyorum bu sayede.
Ek kart olduğu için.
Ama senin kendi, özel, hususi kartın olsaydı, kara delik.
Akıyor, gidiyor! Kontrolsüz, Ece!
Sen hayırdır böyle konuşmalar, Erdal!
İstediğimi harcarım! Koca kadınım, çalışan kadınım! Para kazanan kadınım.
Karıcığım, aşkım, al. İstediğini harca, ben sana alma demiyorum ki, al.
Ama altın al, gümüş al. Efendime söyleyeyim,
bak bor bulundu şimdi. Bor al tak bir yerlerine.
- Ay saçma sapan… - Ama bak lütfen, rica ediyorum,
bijuteri değil ya. Plastik ya! Melamin ya, melamin ya!
Ya sanayide kilosu 0.27 sent bunun! Ağır baskıda ben sana yaptırırım hepsini.
Ya sen ne kadar vizyonsuz bir adamsın.
Yarı cahil konuşuyorsun. Her şey hakkında bir fikrin var gibi.
- Dandik dundik şeyleri alıp takıyorsunuz. - Neyi dandik dundik Erdal?
Sürpriz yumurtadan çıkmış gibi şeyleri takıyorsunuz, çocuk musun sen ya?
Senin bir fikrin var mı bunun ne olduğundan? Ha?
Dizayndan, tasarımdan haberin var mı? Anlıyor musun sen öyle şeylerden?
Sen para nasıl kazanılıyor, senin ondan haberin var mı?
Para kolay kazanılmıyor, Ececiğim.
Ya, kolay, öyle harcaması kolay. Akıyor gidiyor Ece Hanım.
Ne alakası var şimdi? Saçma sapan yerlere getiriyorsun konuyu, delirtme beni!
Allah Allah. Ayrıca sen bir kere bana bu kadar laf söyleyeceğine,
kendi saçma sapan gereksiz harcamalarına bak.
- Benim? - "Benim!" Ne benim?
- Benim? - "Benim?"
Bu evde gereksiz harcamaların kraliçesi sensin.
Bak, bunları istiyorsan alt alta dizelim.
Hangimiz daha fazla harcıyormuş, ekstre ortada.
Çıkartalım bakalım, hangimizinki daha fazla. Var mısın?
- Tamam, varım Erdal. - Hodri meydan.
Hah, al. Bak.
"Kozmetik, kozmetik, kozmetik, kozmetik, kozmetik, kozmetik, kozmetik…"
Banka üşenmiş, denden koymuş artık. Bu kadar kozmetik olur mu ya?
Toplamı 22.000 lira.
Erdalcığım yapacağım tabii ki, bakımsız bir kadın mı olayım?
- Sen onu mu istersin yanında? - Ya, aylık 22.000 lira bakım olur mu ya?
Koca cipler geliyor sanayiye, yıllık bakımı 15.000 lira tutuyor ya.
Balatası malatası her şeyi değişiyor, sende parça da değişmiyor.
Sende parça da aynı, hiçbir şey değişmiyor sende.
Sen ne kadar ayıp şeyler söylüyorsun Erdal ya?
Al, 1.250 lira. Bak ne yazıyor burada?
"Inside action insibitör", ne bu?
Göz altı kapatıcısı o.
Kapanmıyor Ececiğim senin göz altın.
Kapanmıyor, 1.200 lira verilir mi göz altı kapatıcısına?
Ucuz bile bu, Erdal.
Ya sanayide koca kaportayı 1.000 liraya boyuyorlar.
- Erdal, delirtme beni! Ben kaporta mıyım? - Ben sana kaportasın demedim.
Senin daha ciddi bir operasyonla belki de torbaları aldırman gerekiyor Ececiğim.
- Kusura bakma, kapanmıyor. - Sen artık ettiğin lafları duymuyorsun.
Bak, al. "Secret, secret, secret, secret." Biz göremedik bir secret falan ya.
İki tane don var, değiştirip değiştirip giyiyorsun.
Bir şey göremedik ki biz. Nereye harcıyorsun bu kadar parayı?
Geçen tumanla çıktın ya karşıma. Tuman giydin ya!
Erdal valla elimin tersiyle şimdi yani… Şurama kadar getiriyorsun.
- Kusura bakma Ece. - Tutuyorum kendimi Erdal.
- İç giyim alıyorsan biz de görelim yani. - Artık bel altı vurmaya.
Sen ne göreceksin? Sen anca şey alırsın, nerede o? Taraftar spor.
- Hah! - Ne "Hah"!
Ben biliyordum… Ben… Hah… Ben…
- Ben biliyordum zaten bunun olacağını. - E, olacak.
- Elindeki tek koz bu çünkü. - Elimdeki tek koz değil.
Bir tane forma giyilir, alırsın giyersin. Sende bunun üç bedeni, yok bilmem…
Her sene dizaynı değişiyor formaların, bu bir.
İkincisi, takımımız için biz fedakârlığı yaparız. Tabii.
- Anladın? Siz bilmezsiniz. - Ya, hadi.
Siz vefayı da bilmezsiniz, siz fedakârlığı da bilmezsiniz.
Bilmezsiniz. Bilmenizi de beklemiyorum. Ama biz yaparız takımımız için fedakârlık.
- Öyle mi? Öyle mi Erdal. - Öyle, öyle.
En büyük fedakârlığı kim yaptı biliyor musun?
- Kim? - Ben. Seninle evlenerek yaptım.
- Hadi canım. Ya bırak Allah'ını seversen! - Öyle düşün. Öyle düşüneceksin.
Ya ne düşüneceğim? Ben seni aldığımda Mocha'ya moça diyordun ya sen.
Yazın ne yapalım diyordum, "Giresun'a fındığa gideceğuk" diyordun.
Böyle ya, kusura bakma.
- Sana yazıklar olsun, gerçekten. - Vallahi öyle.
Annen sakızını çiğneyip kafasına yapıştırıyordu, yapma.
- Ya annem hakkında sen susacaksın… - [kapı zili çalar]
- Böyle şey mi olur? Ne? - Kalk kapıyı aç.
Sen… Yok Erdalcığım, sen açacaksın kapıyı.
- Hep ben açıyorum zaten Ececiğim. - Hep sen açacaksın.
- Bir kere de kalk, aç kapıyı. - Sana bir haberim var,
yarın da sen açacaksın Erdal.
- Selamünaleyküm. - Ben, Ece Tay'a bakmıştım.
Benim eşim kendisi. Sekiz yıldır çok zorluklarla bakıyorum.
Akli dengesi yerinde değil. İçeride zincirle bağladım. Ben alayım.
Siparişini getirmiştim, ben size teslim edeyim o zaman.
Uzanamıyorum, şuraya bir imza atabilir misiniz?
- Buraya mı? - Evet, hemen üçüncü sırada.
[dil şaklatır] Ne almış yine ya, taşıyamıyorsun bile, ne almış?
Bu sefer kampanyadan almış sanırım.
"Baby C." İşte beklenen ürünler de geldi.
Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz efendim.
[Erdal dil şaklatır]
Ay Erdal hepsi çok güzel, hangisini seçeceğim ben ya?
Ececiğim aynı zaten bunların hepsi.
Aynı mor kolye işte, morun renkleri. Açık mor, koyu mor.
- Erdal, bununla bu aynı mı? - Aynı.
Birebir aynı iki tane sikindirik kolye işte bunlar.
Sen gerçekten hiç anlamıyorsun bu işten.
Ay delireceğim, vallahi bulamıyorum hangisini seçeceğimi.
Almışsın zaten artık alacağını, almışsın. 9.758 lira Baby C, işte bunlar beybisi.
İrsaliyeli mal eve gelmiş, daha neyini seçiyorsun, anlamadım?
Hayatım sen neden beni anlamak istemiyorsun? Almadım diyorum.
Almadım. Ben bunları şimdilik sipariş ettim,
içlerinden beğendiğimi seçeceğim, sonra gerisini iade edeceğim.
On günlük iade süresi var Erdal, söylüyorum anlamıyorsun.
Vallahi ben böyle bir alışveriş stili ilk defa görüyorum.
Ya geçici yuva gibi düşün Erdal, bütün kadınlar böyle yapıyor artık.
Sen ilk defa görüyorsun.
Evet, ben ilk defa görüyorum, kusuruma bakma.
Erdal, Erdal, Erdal… Bakar mısın şuna, Erdal?
Ne bu?
- Bak. - Evet baktım, ne bu?
Bak Erdal, bu çok özel bir taş. Bak bu çok özel bir taş.
Bunu anlatayım mı bak? Ben bunu görüp aslında sipariş ettim.
Şimdi bu, Erdalcığım, ametist taşı.
Bazı yerlerde egzotik baptist diye geçiyor.
- Bu? - Ve aynı zamanda geçmiş zamanlarda
ruhani bir ışık yaydığı söyleniyor taşın.
- Bu taşın? - Evet.
Ver bakayım.
Dikkat et.
Bu, namaz vaktini de haber veriyor muymuş bu günde beş kere?
Işıkla. Hı? Rahmani ışık yayıyor ya.
Ya karıcığım. Plastik ya bu. Ametist, baptist, bir şeyler anlatıyorsun.
Plastik, plastik.
Bunu küçükken annemiz fitil olarak bize kullanırdı.
Bir hafta biz ışığı görürdük içimizde. Kaç para bu?
- Ne kaç para? - Bu.
- 1.600 lira verdim Erdalcığım. - Ne?
- Evet. - Buna? Hemen iade et.
10 lira ya! 10 lira şu ya!
Çemberlitaş'ta İsmail Abi her gün yakalatıyor bunlardan. On lira. Plastik.
Sen ne anlarsın Allah aşkına? Ben niye seni dinliyorum ki zaten?
Bir saniye. Beğenmediğimizi iade edebiliyor muyuz?
- İade edeceğiz işte. - Hiçbirini beğenmedik, hepsini iade et.
- Sen mi karar veriyorsun, Erdal? - Tamam al iki üç tane, gönlün olsun, al.
İnsanda heves falan bırakmıyorsun sen.
- Topla şunları. Topla hadi, iade et. - Hakikaten öyle yani.
Neyse, alacağım bir tanesini, gerisini sen iade edersin.
Ben edemem. Çağır kuryeyi, iade etsin. Hadi.
Hayır efendim, madem sen emir veriyorsun,
sen iade edersin TAYOTO'ya giderken. Söylersin, basarım tuşa.
- Ederim ben iade. - Hallederiz.
Tamam, ederim ben iade. Tamam.
[Erdal] Alo.
Hı. Baby C mi hanımefendi? Bizim bazı iadelerimiz olacaktı beybisi.
Şimdi hanımefendi, nasıl yapıyoruz prosedür olarak?
Siz mi yolluyorsunuz kuryeyi, biz mi? İkiye mi basayım? Bir dakika.
Hanımefendi, karşılıklı konuşurken niye tuşa bastırtıyorsunuz? Call Center mı bu?
Hayır, kayıtlı ses olur basayım da, niye bana bastırdınız?
Bilgisayarla konuşmuyorum ki?
Anladım. Şimdi, nasıl yapılıyor hanımefendi prosedür?
Siz mi yolluyorsunuz kuryeyi, biz mi yolluyoruz?
Siz aldırıyorsunuz? Ha, biz ödüyoruz?
Kuryeyi de biz mi ödüyoruz? Ne kadar ödüyoruz hanımefendi?
1.100 lira? Bu ürünleri iade ettiğimizde, parayı ne zaman kartımıza?
30 gün mü? Ya ne yaptınız hanımefendi? Üç gün önce aldı bunları benim eşim ya.
Niye tutuyorsunuz parayı o kadar? Yatırın hemen işte, iadesi gerçekleşince.
İşletiyorsunuz hanımefendi parayı, biz bilmiyor muyuz? Gecelik repoda.
Biz de esnafız burada.
Tamam hanımefendi, peki, teşekkür ederiz. Tamam sağ ol, teşekkürler.
Ne diyor, abiciğim?
Oğuzcuğum, duydun ya. Yanında konuştum bütün konuşmayı ya.
Kadının söylediklerini de tekrar ettim ya. Bir daha konuşmayı baştan mı anlatayım?
Belki kadının söylediği bir şeyi duymadığım için soruyorum kardeşim.
Ne bu sinir? Sürekli bir öfkelisin ya.
Şu hâle bak ya. Sanayinin ortasında, önümüzde Baby C bijuteri kolyeler…
Oturup duruyoruz burada, sana laf anlatıyoruz bir de.
Bak ben sana ne göstereceğim, dur, dur. İyi hatırladım, dur.
- Bu ne bu? Ne bu? - Kolye.
Kolye deyip geçmeyeceksin. Amatist bu.
Bazı yerlerde de, Egzotik baptist diye geçiyormuş, öyle anlatıyor bana Ece.
Manevi ışıklı bir kolye bak. Takıyorsun, kendine geliyorsun.
- Vereyim bir hafta, kullan. - Kadın kolyesi mi takacağım abi?
Boynuna takmayacaksın oğlum, bir hafta kullan.
- Erdal… - Bir hafta kullan ya.
- Te, Allah'ım ya… - Aha!
- Ayşin hanım. - Vallahi boku yedik şu anda.
Erdal Bey ama gerçekten size aşk olsun! Gerçekten size aşk olsun yani!
Ayşin Hanım hoş geldiniz, bir sakin olun. Bu ne sinir stres? Buyurun lütfen, oturun.
- Oturacağım tabii. - Buyurun.
Ay ben bu arabamdan hiç memnun değilim Erdal Bey!
- Bunu hemen söküp yenisini yapın lütfen! - Ne oldu ki Ayşin Hanım?
- Ben size ne dedim? - Ne dediniz?
Güzel bir renk kaplama istiyorum, tercihim de azur rengi dedim.
Siz gitmişsiniz, turkuaz gibi bir şey yapmışsınız arabayı.
Trafikte herkes böyle VIP taksi zannedip el kaldırıyor bana ya!
Şimdi bakın, ben problemi anladım, çok net olarak anladım. Evet.
- Bir öz eleştiri yapalım, haklısınız. - Tabii.
Tam istediğiniz rengi yakalayamamış olabiliriz.
- Evet. - Ama,
biz, 15 yıllık tecrübemizi kullanarak, burada bir inisiyatif almak istedik.
Oğuz Beyle günlerce, gecelerce bunun rengi üzerine konuştuk.
- Yalan mı, Oğuz Bey? - Üç gün uyumadık biz.
A! Neden?
- Gözünüzün rengini düşünmekten. - A!
Ben dedim, acaba bu laciverte mi çalıyor?
Ben dedim, gözünde menekşe var.
Dedim, değil! Ayşin Hanımın göz rengi siklamen.
- Ben dedim ki, fuşya. - Fuşyada çok gittik geldik.
- Ha… - Siklamendi, fuşyaydı.
En son böyle ortaklaşa bir kararla bir şey yaptık size.
- Zaten aynı renk gibi ama… Değil mi? - Gibi.
Ayşin Hanımcığım, şirketimizin size şöyle küçük bir hediyesini takdim etmek isterim.
- A, a! Ne ki bu? - İnanır mısınız,
tamamen gözleriniz düşünülerek… Bakın, inanılmaz bir kolye.
- Ne yapıyorsun? - Ay, ama bu çok güzelmiş ya!
Evet, evet. Sizin kadar güzel olmasa da bir hediyemiz olsun.
- Ay bayıldım. - Ha, sök dersen de sökeriz,
onu da söyleyeyim Ayşin Hanım. Biz ürünün arkasındayız yani.
Yani bir kararsızdım da, bununla çok güzel olur, uyumlu.
- Şöyle yapalım, bir iki gün kullanalım. - Tamam.
Bir iki gün sonra kararımıza göre hareket edelim.
- O zaman tekrar gelirim ben. - Peki.
- Çok teşekkür ederim Erdalcığım. - Ben teşekkür ederim, görüşmek üzere.
- Oğuzcuğum, hoşça kal. - Ayşin Hanımcığım, görüşürüz.
- Çok sağ olun. Görüşmek üzere. - Görüşürüz, eksik olma, sağ ol…
- Oğlum, 1.600 liralık kolye verdin karıya. - Abiciğim ne yapacaktım?
Kaplamayı değiştirmek istese, 10.000 liradan fazla zararımız var.
Şimdi 1.600 lirayla kurtardık işi. Ticari zekâ.
Lan ticari zekâ, topla şunları hadi. Avcılar'a gidiyoruz, getir kutuyu.
Aç, aç, aç, aç. Şu kafanı başka şeylere de kullansaydın bari de
şirket biraz daha büyüseydi, ileri gitseydi.
- Daha ne kadar büyüyeceğiz abiciğim? - Topla, topla. Hadi, hadi!
[Erdal] Burası herhâlde. Geç Oğuzcuğum sen, geç.
Merhaba, buyurun.
- Selamünaleyküm. - Buyurun.
Ürün iadesi için gelmiştik biz, aramıştık da sizi.
Tamam, randevu kaydı oluşturmuş muydunuz?
Randevu… Oluşturmadık değil mi Oğuz?
Oluşturmadık, randevusunu oluşturmadık, ama telefonda konuştuğumuz için
tanışıklığa binaen, hani dedik böyle randevusuz da bizi alırlar burada dedik.
- Ben, sizi tanımıyorum yalnız. - Yok, yok. Yanlış anladınız hanımefendi.
Yani hani, birebir tanışmak değil de, siz esnaf, biz esnaf.
Esnaf, esnafın şeyini anlar diye. Değil mi Erdalcığım, o manada.
Tabii, tabii. Biz kartımızı da verelim şöyle.
TAYOTO, Erdal Tay.
Siz de Aslı Hanım herhâlde, Oğuzcuğum, sen de.
Biz de esnafız, otomotiv işiyle uğraşıyoruz.
O yüzden birbirimize kolaylık sağlarız diye şey yaptık biz.
Tamam, bu seferlik böyle olsun. Ürünleri görebilir miyim?
Tabi, ürünler burada. Bu irsaliyesi. Çıkartalım, Oğuz Bey. Şu şekilde.
Buyurun.
Böyle. Buyurun.
- Daha da var, hepsini şey yapmayalım. - Burada çok fazla ürün var yalnız.
Benim bunları iade almam çok uzun sürer.
Yaparsınız siz. Yavaş yavaş, başlamak bitirmenin yarısıdır.
Başlayalım, yavaş yavaş varırız sonuna inşallah.
Yani daha 15 gün oldu işe başlayalı, ama…
Hmm, tecrübeli gözüküyorsunuz, ama demek ki…
Günle alakalı değil bu, insanın içinden gelecek, esnaf olmak.
Şey olmak, yani sizde doğal bir yetenek de var zaten. Evet.
E, siparişler sizin adınıza mıydı?
Hayır. Ben kendime niye 40 tane bijuteri kolye söyleyeyim?
- Eşim almış, Ece Tay. - Ece Tay adına.
Ha, Ece Hanımın uygulamaya girip, iade tuşuna basması gerekiyor beyefendi.
- Ne uygulaması? - Baby C.
- Ha sizin Baby C diye uygulamanız mı var? - Evet.
Hah, bir o eksikti!
O uygulamaya şimdi girecek, oradan iptal, iade butonuna mı basacak?
- Aynen öyle. - Basmamış mı?
Yok, basmamış.
İşte bassa, bassa biz buraya kadar gelmişken…
Maalesef.
Bu arada koltuklar da baya alçak.
Alaturka tuvalete sıçar gibi oturuyoruz burada…
- [telefon titreşir] - Pembe, mint, ve hardal renklerimiz var.
Efendim, Erdal. Toplantıdayım, acil mi?
- Evet Ececiğim ben de Avcılar'dayım çünkü. - Ne yapıyorsun orada be?
Şey var burada, Avcılar'da çok güzel belediye festival yapmış. Samba Fest.
Avcılar Samba Fest 2023. Güzel geçiş töreni oluyor…
Ne işimiz olacak? Senin kolyelerini veriyoruz burada.
Baby C'nin deposuna geldik.
Bana bak, bir tane uygulama varmış, bunların kendi uygulaması.
Ay dur, unuttum ben onu. Bir dakika, hemen basıyorum.
- Bas ona, bastın mı? - Oldu mu?
Hanımefendi, basmış. Bakar mısınız, basıldı mı size?
- Tamam, evet. - Basılmış mı?
Tamam Ece, sağ ol. Kapat.
Bak, mutlaka hepsini iade et, tamam mı? Erdal?
Geri zekâlı.
- Çok şükür. - Evet, görebiliyorum beyefendi.
- Burada 41 tane ürün görünüyor şu anda. - Şimdi şöyle, 42 tane total ürün var.
Birini benim eşim aldı, birini de bu, müşteriye hediye etti,
o zaman kaldı 40. Anlatabiliyor muyum? İki bizde, 40'ı size iade.
- Ha… - Ne oldu?
Beyefendi, bu ürünlerin hepsi açılmış.
Kullanılmış, bu şekilde iade alamam.
Şimdi bir dakika, şimdi bir dakika. Şunda anlaşalım,
açılmış, görüyorum hanımefendi, bana etiket göstermeyin, açılmış,
ve kullanılmış arasında fark var. Kavramsal bir fark var.
Bambaşka şeyler hanımefendi, bambaşka.
Açılmış olması, kullanılmış olduğu anlamına gelmiyor, güzel hanımefendi.
Şimdi biz bunları açtık, tabii ki açtık. Nasıl açmayalım yani?
Ürün çekmeceli kutu yapmışsınız, güzel.
Açtık. Bakın, açma işlemi. Açılıyor, kavramsal olarak açıldı.
Şimdi diyorsunuz ki, "Kullanılmış ürün." Bakın, kullanılmış dediğiniz ürün.
Hiçbir şekilde bu ürün kullanılmadı.
Yani benim eşimin tenine, terine, merine, hiçbir şeyine değmedi bu.
Temiz bu ürün. Kartonda olduğu için kullanılmadı hanımefendi.
Açıldı, ama kullanılmadı. O yüzden iadesini şey yapalım.
Ama beyefendi bakın, açılmış ürün, açılmış üründür.
Şu anda bunların hepsi açılmış.
Bunun üzerine resim basmadığınız için,
içinde hangi kolye veya bijuteri veya küpe olduğunu biz bilemeyiz.
O yüzden biz bunu mutlaka açıyoruz. Bakın, bu hijyenik bir ürün olmadığı için,
gıda maddesi gibi, başka bir açılmaması gereken
manda yoğurdu falan olmadığı için bu, biz bunu açıyoruz.
Ama kullanmadık. Açılan ürün, yani kutu öyle, açmak zorundayız.
Ürünü nasıl görelim, değil mi hanımefendi?
Ben sizi anlıyorum ama
patronumuz kesinlikle böyle bir şeyi şirket politikası gereği kabul etmiyor.
Bakın hanımefendi, gelin biz bunu sizinle çözelim, anlaşalım.
Bu, bizim aramızda küçük bir sır olarak kalsa,
bence kimsenin de haberi olmasa, harika olmaz mı?
Ama kutuları açınca, sihri, büyüsü, her şeyi kaçıyor.
Lan Alaaddin'in Sihirli Lambası mı bu? Kutusunu açınca sihiri kaçıyor.
Kutu ya! Biz bunu nasıl açalım hanımefendi?
Bakın beni yükselttiriyorsunuz! Sinirsel dengem oynar burada ama şimdi ha!
Kusura bakmayın, şirket politikası gereği ben bu ürünleri şu anda iade alamam.
Ne politikası ya? Neyin politikası? Alacaksınız!
Beyefendi alamam kusura bakmayın, patronumuz geri istemiyor bunları.
Bana ne lan senin patronundan? Biz senin patronunun çalışanı mıyız? Hı?
Eşek gibi alacaksınız bu kutuları! Eşek gibi alacaksınız, eşek gibi!
Ne oldu? Hoşuna gitti mi şu an? Yaptığın şey hoşuna gitti mi?
Alınacak bu ürünler geri, bitti!
Hıdır Abi! Acil durum!
- İstediğini çağır. İstediğini çağırsın ya. - Hıdır Abi, bir bakar mısın?
Çağırsın ya, çağırsın. Allah Allah…
Hayırdır! Ne oluyor burada? Bağırış, çağırış. Bir sorun mu var?
Hıdır Bey, vallahi Hıdır gibi yetiştiniz.
Çok iyi oldu sizin gelmeniz, erkek erkeğe biz bu işi çözeriz.
Şimdi biz bu hanımefendiyle anlaşamıyoruz Hıdır Abiciğim.
Benim eşim almış buradan 42 parça, 9.758 TL.
Biz iki tanesini aldık, 40 parça iade be abim be.
Sen bu işi hallet be abim, hadi.
Hıdır Abi, beyefendiler açmışlar, kullanmışlar kutuları.
- Müdür bey de dedi ki bana… - Lan kullanmadık, kullanmadık!
Kullanmadık Hıdır babam, kullanılmadı.
Açıldı kutu ama bak böyle açıldı, kullanılmadı.
Hepsi kartonlu, hepsi kartonunda.
- Açılmış yani Hıdır Abi. - Kız doğru söylüyor.
Şirket politikası. Açılmış ürünleri geri almıyoruz!
Bu mu doğru söylüyor ya? Oğuz, bir şey söylesene sen de.
Şimdi bir dakika kardeşim, bir dakika!
Şimdi biz sana Hıdır Baba dedik diye, Hıdır Abi dedik diye,
sana saygı gösterdik diye, sen bize burada şekil şükül yapamazsın,
onu bir kere söyleyeyim sana. Biz de boş adam değiliz ha!
Biz de Karamürsel sepeti değiliz ha! Adamı delirtme ha!
He la! Oto saniyeden geliyoruz lan biz! Otomotivciyiz.
Valla arabadan levyeyi alır, kulağından pekmezi akıtırız burada!
Ne diyorsun lan! Oğlum siz kime şekil yapıyorsunuz?
Bak, beni sinirlendirmeyin, ben sinirli bir tipim,
ikinizi birbirinize vururum! Basın gidin lan!
Tamam abi, tamam Hıdır Babam, ben anladım. Oğuz, biz gidelim yavaştan.
Bu, bizi burada siker.
Hanımefendi size de teessüf ediyoruz, tamam mı?
Güzel olduğunuz kadar biraz da kafanız çalışsaydı keşke.
Bunları biz çözerdik. İrsaliyeyi de alalım.
Kartlarımızı da alalım, biz sizi arayacağımızı düşünmüyoruz. Yürü, Oğuz.
Peki, o zaman Baby C, Hıdır Bey. Kendinize çok iyi bakın.
Kurumsal olarak hepinizin Allah belasını versin. Çık Oğuz buradan.
Ben seni yakalayacağım oğlum, kadına dua et.
- Lan yürü git! - Seni biz bulacağız oğlum.
- Hadi anam. Hadi anam! - Otoparkta götünden şişleyeceğiz seni.
Bas git lan!
Lan!
Ağzına sıçtığımın azmanı, normalde biz onu paket ederdik de, o kıza dua etsin o.
- Ya bırak, resmen geri vites yaptın ya! - Siktir git lan! Şerefsiz! Siktir git!
Ne geri vites yapacağım? Aikido Sekizinci Dan'ım ben.
Dua etsin o kıza, o kız olmasaydı biz onu bitirirdik orada.
Ya Erdal, adamı gördüğünde korkuyu gözünde gördüm.
Hadi lan, hadi! Ne korkacağım?
O değil de, bütün ürünler elimizde kaldı. Ulan Ece, senin yapacağın alışverişe ben…
- Erdal, bin arabaya. - Ne oldu?
- Yürü, gidiyoruz. - Nereye gidiyoruz oğlum?
Oğlum söylesene, nereye gidiyoruz?
Mistik mistik hareketler yapıyorsun, bu ne bu? Ne bu?
Böyle hareket yapılır mı ya? Sana soru soruyoruz biz, söylesene nereye…
Beybisi, beybisi, beybisi, beybisi, beybisi, gel!
Takı dedin getirdik, gelin bize takalım size!
- Erdal, ne biçim bağırış, sapık mısın sen? - Oğlum, işportacılar böyle bağırıyor ya.
- Böyle mi bağırıyor işportacılar? - Biliyorsan daha iyisini bağır.
Çok da kalabalık bir yer seçmişsin, ana baba günü. Kaynıyor insan, zebil.
Vallahi böyle değildi kardeşim, sonradan böyle oldu herhâlde.
- Merhaba, kolay gelsin. - Efendim hoş geldiniz ablacığım, buyurun.
Tamamı tasarım ürünler, yerli, milli, "Baby C" efendim.
Güzelmiş, bu kapalı kutulara da bakabiliyor muyuz?
Tabii, tabii, tabii. Lütfen, lütfen. İlk siz açıyorsunuz. Açın, cart, hop.
İlk siz açtınız, vallahi muhteşem.
- A, bu güzelmiş. - A…
Ne kadar bunun fiyatı?
Turkuaz olan değil mi? Bakalım hemen irsaliyeden.
Altın kuyumlu turkuaz. Kaç?
- 500 lira olur size ablacığım o, 500 lira. - Onu çok dedin ama.
Ama yani 450 zaten listesi, 50 de biz kazanalım be ablacığım.
İnersin biraz daha, in, in. Hadi.
O zaman 475'e bırakalım.
Az daha in be, hadi, birazcık.
450 zaten. 25 de bizim bir sakalımız olmasın mı, siftahımız?
- İn, in, biraz daha in hadi. - İn abiciğim.
O zaman hadi, sabah-ı şeriflerin hayrına 460'a hayırlı olsun. Buyurun götürün.
Kardeşim, bak ben Karagümrük'lüyüm, böyle şeyleri de yemem. Tamam mı?
250 lira veririm buna.
Ne alakası var Karagümrük'le şimdi bunun ya?
- Memleketim. - Semtle ne alakası var paranın?
Ben size okudum, 450 lira listesi. 250'ye veremem hanımefendi.
Sen, 250'ye veriyor musun bunu? Veriyorsan alacağım, pazarlık sünnettir.
Veremem 250'ye, mümkün değil.
- Sen bunu 250'ye vermiyor musun? - Vermiyorum.
- Almıyorum o zaman. - Almazsan alma!
- Bir dakika. Nasıl almıyorum ya? - Almasın ya! Yalvaracak mıyız ya, Oğuz?
Erdal Bey, unutuyor musunuz?
Şirket politikamız gereği, açılan malları geri alamıyoruz.
Oğuz Bey, çok güzel hatırlattınız. Efendim, Baby C'nin şirket politikası,
açılan mallar kullanılmış sayıldığı için, bunu siz açtınız, kullandınız.
Parmak iziniz, her şeyiniz var. Bize de böyle yansıttılar.
Biz de size yansıtmak zorundayız.
Bu nasıl bir saçmalık be? İşportacının iş politikası mı olurmuş hiç.
- Hadi oradan! - İşportacı kim ya?
- Sen. - İşportacı kim?
- Sen. - Doğru konuş, işportacı senin babandır!
- A a, terbiyesiz! - Evet, babandır işportacı senin!
- Ahlaksız! - Biz otomotivciyiz kardeşim!
TAYOTO'nun CEO'su var senin karşında, Erdal Tay. Bu da CFO.
Allah Allah! Sizi var ya sizi, şikayet edeceğim, göreceksiniz!
Et, et!
İkinizi de şikayet edeceğim, yanlış kapıya çattınız.
Ha, ha!
Geliyorum, geliyorum. Bekleyin geliyorum.
Ya Erdalcığım, neden müşteriyle kavga ediyorsun?
İşportacı diyor bize ya? Biz işportacı mıyız?
Karşısında Erdal Tay duruyor ya! Tay Otomotiv'in CEO'suyum ben!
Sen de CFO'susun. Haddini bilsin ya!
Ya versene iki yüz elliye, en azından paranın yarısını kurtarmış oluruz.
Ya kardeşim, iyi yüz elliye satacaksak niye tezgah açtık biz buraya bunu?
Verelim millete, hediye edelim o zaman. Yapmayalım!
Kardeşim ne yapacaksın? Bundan sonraki hayatını, kariyerini artık
işportacı olarak mı devam ettireceksin? Ne bu işportacı aşkı ya?
- Hanımefendi hoş geldiniz efendim. - Buyurun efendim, buyurun!
Tasarımlar Baby C, aman bu ne güzellik ya?
Bu ne güzellik ya? Resmen bir Latin ateşi ya!
- Latino! - Venezuela rüzgarı geldi ya standımıza!
- Doksan altmış doksan, bombastik! - Ay çok tatlısınız, teşekkür ederim.
Sizin kadar tatlı ürünlerimiz var burada. Hepsi tasarım, dizayn. Baby C efendim.
Evet, evet. Çok güzellermiş bunlar ya, ne bunlar?
Bunlar tamamen yerel bir tasarım ürünü. Bunu, Adriana Lima'sından Rihanna'sına,
efendim Alicia Keys'inden Beyonce'sine, herkes bunları takıyor.
- A, a! - Evet.
- Ne bunlar? - Efendim, bunlar ametist taşı.
Aynı zamanda bazı yerlerde de egzotik baptist olarak da geçiyor.
Ha.
Bu böyle seksüel enerjini yükselten, anladın mı?
Yani, ama sizin de pek ihtiyacınız yok da.
Ama yine de böyle güzel bir enerji.
Aynı zamanda böyle maneviyatı da yüksek, ışıklı bir kolye.
Ay, ay, çok güzel. Hele şu var ya, acayip kaliteli görünüyor.
Ürünlerimizin hepsi son derece kaliteli.
Birinci sınıf emaye kaplama, içi de melamin.
- Şunun fiyatı ne? Ay çok güzelmiş. - Şöyle yapalım mı? Bakın, fiyata gelelim.
Ama ondan önce, biz şu güzel hanımefendinin boynunda şunu bir görelim.
- Tabii. - Yani şu gerdanı bir süslesin şu ametist.
O gerdanı… Boyunda görelim.
Parasını sonra konuşalım, fiyatına anlaşırız biz.
- Bir takalım kolyeyi, görelim. - Vallahi çok mutlu oldum, çok tatlısınız.
Sizin kadar hanımefendi, narin, çıtı pıtı, böyle efendim
çıtkırıldım bir hanımefendi, lütfen boynuna takalım görelim, buyurun.
E, çok ısrar ettiniz şimdi, takmayayım mı? Tabii ki takayım o zaman ben.
Maşallah, maşallah.
- A! - A, a…
- Ay koptu bu! - Ne yaptın lan?
- Ne? - Koparttın kolyeyi, ne yaptın?
- Ben kopartmadım be, kendi koptu! - Sana da güzel demeye gelmiyor!
Fırıncı küreği gibi ellerinle kolyeyi takarken,
- hayvan gibi abandın affedersin! - Ay sen ne biçim konuşuyorsun kardeşim?
- Kolyenin parasını bırak buraya, uza hadi. - Pardon?
Dağıttığın kolyenin parasını buraya bırak, git hadi.
Bana bak, ben ne para vereceğim senin dandik mallarına be!
- Vereceksin? - Hadi oradan, şerefsiz!
Bırak parayı buraya, kaçıyor!
Oğuz tut, Oğuz yakala, koş, yakala Oğuz. Kaçıyor kadın!
- Ya ben av köpeği miyim kardeşim? - Ben şimdi ne yapıyorum bak!
Zabıta geliyor, çeksene şunu.
- Yapmadın mı ipli düzenek? - [kadın] Buyurun memur bey.
- Siz de şikayetçisiniz, değil mi? - Evet, aynı şeyi size de mi yaptılar?
- Evet. - Ben bu ikisinden şikayetçiyim memur bey.
- Ben de. - Sen ne yapıyorsun burada?
Efendim, tamamen bir girişim burada, hayır girişimi.
- Yanlış mı Oğuzcuğum? - Çok doğru.
Biz burada, insanlarımıza askıda kolye kampanyası yaptık.
Takı, bijuteri.
İnsanlar geliyor, gönlünden geçeni bırakıyor efendim buraya.
Biz de alıyoruz o parayla, hayvanlara, sokak hayvanlarına,
böyle efendim su, kuru mama, barınacak yer, veterinerlik hizmeti gibi.
Kâr yok.
Ay gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar ya!
Ay Zabıta beyciğim. Şu dandik malları için hem para istiyorlar,
hem de benim şu narin ellerime "fırıncı küreği" dedi bu hayvan!
Lan Latin ateşi! Biz senden para istedik mi?
- Ay gelemedik ki oraya! - Benden istedi ama, benden istedi.
Hah!
500 liradan açtı ağzını, 250 liraya kadar indi bu şerefsiz.
- Şikayetçiyim ikisinden de! - Ben de şikayetçiyim.
Ya zabit bey, kokoreç gibi kadın burada atıyor, tutuyor.
Yemin ediyorum, biz kesinlikle para istemedik.
Yani ben en son 460'a bıraktım,
250 dedi, olmaz dedik, bitti. Ticaret bu yani.
Kendi de itiraf etti işte, duydunuz kulaklarınızla.
- 460 dedi. - Söylüyor.
Sen hâlâ ne anlatıyorsun? İkinize de cezai işlem uygulayacağız.
- Bana kesmeyin. - Al bunu.
Bir dakika, nereye alıyorsun ya?
- Hadi kardeşim. - Gücünüz bize mi yetiyor kardeşim?
- Uzatma kardeşim! - Hayır bir dakika, ürünü bırak.
- Hadi kardeşim. - Hayır kardeşim.
- Ben sana göstereceğim dedim. - Bize mi yetiyor gücünüz?
Nereye götürüyorsun? Kutu kaldı, mal kaldı! Koliyi al, koliyi!
- Yürü kardeşim. - İçinde mal var mal, içinde mal kaldı!
- Yürü kardeşim. - Alsana koliyi! Mal kaldı!
Ya parasını verdim onun, alsana koliyi de! Koli kaldı, koli, koli!
[Ece dil şaklatır]
Ay ben size hakikaten inanamıyorum ya. Siz harbi salak çıktınız ya.
Yahu anlarım depoya gidip iade etmeyi. Hadi onu anladım.
Tezgahta satmak nedir arkadaşım? Siz amele misiniz ya?
Ececiğim, yani aynı ürünün kırk parçasından sipariş verip,
renk renginden, aynısından söylemek sapıklık değil,
bizim yaptığımız mı burada garip? Öyle mi Ececiğim?
Bütün kadınlar aynı şeyi yapıyor,
nedense bir tek, ne hikmetse, sende bir problem çıktı, Erdal.
- Malız biz çünkü. - Malsın, Erdal!
Malız biz, o yüzden bizde sıkıntı çıktı. Yani başka bir sıkıntımız olmadı bizim.
Biz geri zekâlıyız çünkü. Bir sen normalsin, bir biz geri zekâlıyız.
Bilemeyeceğim, belki öyle Erdal!
Ya bir dakika, bir de olumlu tarafından bakalım Erdalcığım.
- Bak. - Yani bakayım, mesela olumlu tarafı,
zabıta ikimize birden ceza kesebilirdi, ama sadece ona kesti cezayı.
Neden? Neden sana ceza kesmedi?
Sattı beni, tam bir yavşak. Orada geldi, "Benim alakam yok, bana ceza kesmeyin."
Orada hemen salladı Ececiğim. Yani biz bunlarla uğraşıyoruz.
Yedir daha sen. [telefon titreşir]
Açsana şu telefonunu oğlum.
- Telefonun çalıyor, aç. - Ayşin Hanım arıyor.
- Ayşin Hanım mı? Aman, açma ya. - Açayım oğlum, dur.
- Efendim Ayşin Hanım? - Çok bela bir kadın.
- Buyurun, arabada sorun yok inşallah? - Arabası sıkıntılı…
- Instagram'a mı bakayım? Tabii. - Kaplamasını söktürmeye çalışıyor bize.
[Oğuz] Tamam, ne diye aratayım?
Tamam hemen bakıyorum ben, tamamdır, sağ olun.
- Sök mü diyor? - Yok.
"Instagram'a video koydum, Erdal mutlaka izlesin" diyor.
- Allah Allah, aç bakalım izleyelim. - Allah Allah, sen niye izliyorsun ki?
Arabayı biz kapladık ya, belki arabayla ilgili bir,
bunlar youtuber ya, koyuyorlar öyle şeyler.
- Arkadaşlar herkese selam! - Aleykümselam.
Arabamın kaplamasını yeni yaptırdım, ve farkındaysanız gözlerimle aynı renk.
- Bilin bakalım kim yaptı? - Arabayı koymuş, evet, kaplama yaptık da.
TAYOTO'dan Erdal Tay.
Kendisi hem çok yakışıklı, hem çok zeki, ve mükemmel biri.
- Ver bakayım şunu. - Bakın,
bana bu ametist taşlı özel kolyeyi hediye etti.
Bu arada bayağı araştırdım, inanılmaz pahalı bir şey ve
seksapelitem şimdiden arttı diyebilirim.
- Arkadaşlar bu bir işbirliği değil, - Erdal…
gönül birliğidir.
Erdalcığım iyi ki varsın.
O güzel yanaklarından öpüyorum seni.
- Erdal… - Vallahi manyak bir kadın bu ya.
Ya psikopat. Yemin ediyorum daha önce beni öpmüşlüğü yok.
- Bak hiç öpüşmedik daha önce. - Erdal beni delirtme.
Sen sabahtan beri iade et diye tutturduğun o ametist, baptist, o pahalı kolyeyi,
sen dükkâna gelen bu şırfıntıya mı hediye ettin, Erdal?
Hayır, ben etmedim kesinlikle, bu etti.
Ben ettim! Ya ben ettim, ama benden bir kelime bahsetmemiş!
Ya abi bir dakika, ben anlamıyorum. Bu dükkânda neler dönüyor böyle, Erdal?
Ya Ece, saçmalama gözünü seveyim.
Sen buraya gelen kadınlara böyle sürekli yazıyor musun?
- Kolyeler küpeler mi hediye ediyorsun? - Ne yazacağız Ece, saçmalama ya.
Araba kaplıyorum diye geliyorsun, karı mı kaplıyorsun Erdal?
Ne karısı Ece, saçma sapan… Karı mı kaplanır burada ya?
Hadi be sen de!
Karı kaplayacaksak burada mı kaplarız biz ya?
- Terbiyesizce konuşma benimle! - Ece lütfen, burası iş yeri.
- Ya siktir git be! - A, a!
Allah Allah! Hâlinize bak, siz ne yapıyorsunuz abi, hayırdır siz?
Kolyeleri, küpeleri, "yok zabıta aldı, yok bilmem ne aldı" diye
sabahtan beri yazıyorsun bana!
Sen ne yaptın? Bütün o karılara kızlara mı hediye ettin kolyeleri kardeşim?
Ececiğim ne biçim konuşuyorsun otopark valesi gibi ya?
- Hadi be! - Ne alakası var?
- Hadi be! Ne hâle getirdi beni! - Saçma sapan konuşuyorsun ya.
- İkiniz de yalancısınız, Allah sizin… - Bu hediye etti!
- Ya ben ettim! - Allah senin de belanı versin o zaman.
- Senin de versin, senin de versin. - Niye ya, ben ne yaptım?
- Allah sizi bildiği gibi yapsın! - [Erdal] Niye, niye ya?
Ne niyesi be! Karılara, kızlara burada neler yapıyorsun? Anladık be seni!
- Bana bak! Sakın eve gelme! - Aa, niye?
- Anladın mı? - Nerede kalacağım?
- Boğazlarım seni. - Beni?
- Senin götünü keserim! - Götümü mü keseceksin?
- Uykunda gebertirim seni! - Saçmaladın iyice, Ece!
Ne bok yersen ye! Git o Ayşin karısında mı, nerede kalacaksan artık.
[Erdal] Ayşin'de mi?
Kolyeyi test edersiniz artık, ne kadar seksapel olduğunu!
- Saçmalama gözünü seveyim. - Anladın mı? Hadi be!
Ayşin'de nasıl kalayım ben ya?
Evini bilmiyorum ki ben, daha önce gitmedim, etmedim!
Ay tabii ki kıskançlıktan falan değil ya, yok be, aman…
Sen neden giriyorsun da, Instagram'ına, Ayşin Hanım'ın, affedersin.
Tövbe estağfurullah.
Fotoğrafın altına, "Sen kimsin kevaşe?" yazmış.
"Kocamın peşini bırak, kevaşe." Lan benim peşimde değil ki kız.
Efendiliğimi hiç bozmadım. Terbiyemi asla elden bırakmadım.
Ben yine iyiyim de, o biraz tabii, yaptıklarının bedelini ödeyecek.
Ödemeli tabii, bedel ödemezse, tekrar yapar.
Al canım.
Sıcak mı?
Ne oldu ya? Ne?
Bu ne biçim zeytin ya?
- Nasıl ne biçim Erdal? - Benim yediğim zeytinden getirsene aşkım.
Kalmadı ondan, bunu aldım.
Aşkım, benim yediğim zeytinim vardı ya.
Tamam, Erdal. Bitmişti sele zeytini, ben de yenisini aldım.
Sele zeytini diye mi aldın bunu?
- Evet, Erdal. - Hayır.
- Ne? - Aşkım, benim yediğim sele Zeytin var ya,
bu sele zeytin, benim yediğim sele zeytin değil.
Sana bunu sele zeytin olarak verdilerse, sele zeytin olarak verdikleri sele zeytin,
benim sevdiğim sele zeytin değil. Benim sevdiğim sele zeytinden evde yok mu?
- Yok! - [Erdal iç çeker]
Yok… Ne oluyor Erdal?
Gittim sele zeytin yokken, bu yazıyordu sele ze…
Ay ne oluyor be?
[Erdal iç çeker]
- Ne oluyor? - Bir tane zevkimiz var ya.
Bir tane sele zeytin seviyorum ben ya.
İçkim yok, kumarım yok. uyuşturucum yok, fuhuşa gitmem.
Bir sele zeytin ya.
Ay ne sele zeytinmiş be! Şiştik ya, yeter!
Sele, sele, sele! Ah!
- Burnumuzdan getirdin kahvaltıyı ya! - Tamam, sakin ol ya.
- Ne sakin olacağım be! - Ferforje masaya vuruyorsun, sallanıyor.
Ne sakin olacağım kardeşim?
- "Kardeşim" mi? - Biz de kadınız burada ya!
- Aa! Vallahi bu kadar mallık olmaz. - Ben mi mal?
- Bu kadar odunluk olmaz artık? - Bana mı diyorsun?
Ben insanla mı evliyim, odunla mı evliyim ya?
- Bana mı diyorsun bunları sen? - Sana diyorum, kime diyeceğim?
- Nasıl bir konuşma tarzı bu ya? - Hadi be sen de!
- Ağzını topla. - Ağzımı mı topla?
- Evet, ağzını topla. Kocanla konuşuyorsun. - Şişirdin şişirdin çıkardın şuraya kadar.
- Ece, ayıp oluyor. - Efendim?
- Ece başkan, ayıp oluyor. - Neden?
- Ya hadi be, insan bir… - Ayıp oluyor.
Ya senin şurada kalkıp, "Aman, karıcığım."…
Diyorsun ki, "Kocacığım, sele zeytini bitmiş."
Sen de desene, "Karıcığım, acaba dışarı çıkmak ister mi?
Şöyle biraz kendine baksın." Ben de bir… Ben neyim Erdal? Ben neyim?
Neyim ben?
- Kadın mıyım ben? - Evet.
- Kadın mıyım? Yok ya. - Ben öyle biliyorum.
- Ben öyle bilmiyorum, unuttum kadınlığı. - Yo, kadınsın.
- Yo, ben emin değilim kadın olduğumdan. - Ben eminim.
- Emin misin? - Bence öylesin.
Yok, hayatım.
Yok, güzel de bir kadınsın. Alımlısın, çekicisin, zekisin.
- Kalmadı onlar, kalmadı. - Kaldı, kaldı. Hâlâ var.
Şöyle dişiliğimi de ön plana çıkarayım artık ya!
Tamam, çok çıkarma.
Tamam, şöyle bir açayım, stiletto giyeyim, makyaj yapayım.
Yap!
Bana bir sürpriz yap, böyle bir iki drink içelim.
İç.
Böyle bir date night yapalım falan, yok! Yok kardeşim, sen bir odunsun!
Sen bir odunsun!
- Yapma ya. - Sende yok bunlar.
- Yapma, günahımı… - En son ne zaman gittik bir restorana?
Yedi ocak'ta gittik. Yedi ocak gecesi.
- Hangi yedi ocak, Erdal. - E, yedi ocak.
Ocakbaşına.
- Oğlum, beni delirtme! - Ne oldu?
- Bak beni delirtme! - Efendim?
- Sinirlerimi zorluyorsun beni delirtme. - Niye?
Halı saha çıkışı dokuz hanzoyla mumbarcıya götürdün beni üç buçukta.
- Onu mu diyorsun sen? - Evet, restoran o da.
- Göt! - Göt mü?
Göt! Tam bir götsün, Erdal!
- Bak, tam bir götsün sen! - Açık havada göt diye bağırılır mı kocaya?
Odunsun sen, sana her şey denir! Sen götsün, odunsun.
- Ya ben kiminle konuşuyorum ya? - Bu ne ya? Bu ne bir tavır ya?
- Kiminle konuşuyorum kardeşim? - Otopark çakalı mısın sen ya?
Herkese anladığı dilden konuşuyoruz oğlum.
Ne oluyor oğlum?
- Ne oldu, alındın mı? - Ne oluyor "oğlumlu, moğlumlu" ya?
- Düdük! - Düdük mü?
- Hadi lan! Yetti be. - Saçma sapan konuşma, Ece.
Kendine gel, kendine gel. Sinir sistemin harap olmuş, kendine gel.
Benim burnumdan geldi, sen ne bok yiyorsan ye artık Erdal.
- Ben gidiyorum. Yok ya, yok ya! - Hayır ya, otur ya. Nereye gidiyorsun?
Gitme ya, vallahi sana aşk olsun ya.
Üç, iki, bir, oyun!
Eyvah, eyvah.
- Hastayı kaybediyoruz! - A! Hemen müdahale etmemiz lazım.
Sizin de aracınız bu şekilde olmadan önce, TAYOTO'ya gelin.
Aracınıza can, size güvence olsun. TAYOTO, güvenin adresi.
Erdal, hoş geldin kardeşim.
Hayırdır, Oğuz? Ne yapıyorsunuz burada? Hoş bulduk.
Ustanın inanılmaz bir fikri var, onun reklamını çekiyoruz kardeşim.
Anlat, usta, reklamı anlat.
Erdal Bey, biz şimdi ne yapıyoruz burada?
Araçları düzeltiyoruz, yapıyoruz, onarıyoruz.
- Güzelleştiriyoruz araçları. - Güzelleştiriyoruz neticede.
- Evet. - Bir de bayanların böyle,
yüzünü müzünü gerdiren kişiler oluyor ya böyle.
Tamam.
Onları güzelleştiren bir insanlar, adamlar oluyor.
- Bunun adı neydi? - Tamam, doktordu.
- Doktor ama, dalı var. - Doktor. Tamam, estetik işte.
- He, estetik. - Evet.
Onlar bayanları güzelleştiriyor, biz ne yapıyoruz?
Tamam. Ne yapıyorsun?
Burada ufak tefek dokunuşlarla daha da güzelleştiriyoruz.
Otomotiv cerrahıyız.
- Otomotiv cerrahısın? - Evet efendim.
- Anladım. Bir şey sorabilir miyim ya? - Tabii.
Oğlum siz taşak mı geçiyorsunuz burada benimle?
- Abi ya… - Taşak mı geçiliyor, ben anlamadım Oğuz.
Şimdi Erdal Bey, burada biz bir buluş yaptık. Nasıl buluş yaptık?
Sanat ve mizahı bir potada eritip, böyle güzellikler oluşturduk.
Yani bu, sizce, taşak mı? Taşak mı oluyor?
Benim şu ömrü hayatımda en boktan fikir bu.
En boktan fikir.
Şu sözler beni şaşırtmadı, niye biliyor musunuz?
- Neden? - Zaten böyle fikirler, başta reddedilir.
Zaten dünya, dert edinen dâhilerin fikirleri üzerine kuruldu.
Yani sen dâhisin. Sen dâhisin öyle mi? Şu anda bu dünyada.
Yani öyle görüyoruz kendimizi.
Öyle görüyorsun, Elon Musk, Bill Gates, bir de sen.
Efendim, biz de geliştirmeye çabalıyoruz, öyle körü körüne yaşamıyoruz ki.
Ya hadi, tamam.
Cam kaplayamıyorsun daha burada, garip garip reklam fikirleri ya, hadi.
Pideci gibi giyinmişsin. Bu ameliyat kıyafeti mi, pideci mi?
- Nereden aldın bunları sen? - Efendim, sağlık şeyinden.
Sağlık şeyinden almamışsın, pideciden almışsın, belli.
- Hayır efendim, sağlık şeyi. - "Öztürk Pide" yazıyor göğsünde be!
Yine yok, yine yok.
Böyle bir şey olamaz. Fikrin bok gibiymiş hakikaten ya, şu an anladım.
- Al, bir tane daha sana. - Allah'ım Ya Rabbim Ya Resulallah ya.
Hayırdır abiciğim, senin canın mı sıkkın?
Evet, canım sıkkın. Dükkâna geldim, sizi böyle buldum, daha da sıkıldım.
Daha da sıkıldım yani.
- Ne oldu, neye sıkkın canın? - Ece'yle biraz atıştık.
- A, a. Ne oldu? - Evet.
Ya, vıdı vıdı, dırdır. Başka bir şey yok, anladın?
Vıdı vıdı, sıkıldı, bana sardı.
Yok, efendime söyleyeyim, "Beni bir yere götürmüyorsun.
Ben kadın değil miyim? Kadınlığımı unuttum.
Bir şöyle topuklu ayakkabı, stiletto giyeyim."
Bir efendim "Şık şıkırdam giyineyim de şöyle bir endamımla yürüyeyim.
Hep evdeyim." Bilmem ne.
- Kadın haklı kardeşim. Haklı kardeşim. - Nasıl haklı ya? Nasıl haklı ya?
Kadınlar severler böyle şeyleri, gezmeyi, tozmayı.
İlginin merkezinde olmayı sever kadınlar. Kendileri için para harcansın, sever.
E kardeşim, hani nerede bizim saf aşkımız? Hani biz samanlık seyran ederdik.
Hani soğan ekmek kırıp yerdik, nerede kaldı?
Sen o soğanı alıp atacaksın çöpe kardeşim. Alacaksın Ece başkanı,
bugün şıkır şıkır giydirip güzel bir mekana götüreceksin.
Gönlünü alacaksın. İki üç ay da kafan rahat edecek. Bu kadar basit.
- Bu mu? - Bu abiciğim.
Bu mu ya? Bu kadar materyal yani.
Yapacak bir şey yok.
O zaman farzımuhal diyorsun ki, mesela ben şimdi Ece'yi alsam,
şöyle Kudret'e falan götürsem, olay kopar diyorsun yani.
İşte bu be kardeşim, düşünce şekli bu, bravo lan sana.
- Bizim verdiğimiz teklif ne oldu? - Ay kız, o iş olacak gibi.
Yalnız bir şey söyleyeyim mi bak? Bu iş olursa, Hamdullah Bey'in,
kesin bize bonus vermesi lazım.
Ay ne bonusu? Boş ver bonusu. Bence, bütün ofisi alıp şöyle kutlamaya,
Kudret'e götürmesi lazım!
- Kudret'e mi? - Kudret'e.
- Ay, çok varoş Kudret. - Ay, neresi varoş be?
Ay çok kötü, benim midem kalkıyor, öğü yani.
İzlerken böyle, o tuhaf tuhaf hareketlerle,
o kıllı ellerle o etlere şap, şap, şup, şup.
Atıyor havalara, döndürüyor falan filan. Bir de pahalı.
Bir de pahalı, insanlara böyle şov yapacağım diye,
cukkalıyorlar yani bütün ceplerini. Yok, hayır.
O ambiyansı, o şov, o ihtişam… Bütün olay orada zaten ya.
- Yanında bir de bir et geliyor, üf! - Aman, bildiğimiz et.
- E tamam götüreyim, ara, yer yap. - Götüremezsin ki.
Nasıl götüremezsin? Niye?
- Götüremezsin. Çünkü yer yok. - Ya saçmalama, ara telefonla.
- Yer yok, abiciğim. - Ara, sor kardeşim sen.
Yahu insanlar üç, dört ay önceden rezervasyon yaptırıyorlar. Yer yok.
Ya belki açılmıştır, bir yer açılmıştır. Ara, bir sor kardeşim, bir telefon et.
Sırf sana göstereyim diye arayacağım şimdi.
- Evet, ara. - Bekle.
Alo, merhabalar. Kudret mi?
TAYOTO de, TAYOTO.
TAYOTO'dan arıyorum ben. Bu akşam için rezervasyon yaptı…
- Ha, yok. - Nasıl yok ya.
Ha, dört ay, önümüzdeki dört ay rezervasyon ala…
He, oldu paşam.
- Tamam çok teşekkürler. - Ver.
Biz tekrar ararız, sağ olun.
Ver, bak şimdi ben nasıl yer buluyorum, ver bana.
Abiciğim yok diyorum sana, yer bulamazsın orada!
Beni de Cenk götürdü.
- Cenk mi götürdü? - Evet.
Hem de üçüncü date'imiz için götürdü.
- A! - Ya, çok eğlenceliydi.
Gerçekten yani, şaşırmadım değil.
Baya ince bir erkek galiba, biliyor musun?
İnce olsaydı, daha romantik bir yere götürürdü bence.
Cenk, seni aslında, baktığın zaman daha janti bir yere.
Daha muhabbet edebileceğiniz, göz göz bakabileceğiniz bir yere.
İnsanlar orada, sürekli Kudret'te görüyoruz.
Story çekiyorlar, muhabbet etmiyorlar, suratlarına bakmıyorlar.
Ben çok tilt oldum, Oğuz. Benim, oraya bu gece yer bulmam lazım.
Acayip şekilde içimde kaldı.
Gitmek istiyorum, gidemiyorum ya. Daha da hırslandım ben şu anda.
- İşte böyle yapıyorlar. - Evet.
İnsanları hırslandırıp, mekana çekiyorlar kardeşim.
Evet, beni aynen şimdi mekana çekiyorlar.
Ben acayip hırslandım. Markanın köpeği oldum ben resmen.
- Köpek oldun sen. - Evet.
Bak, ben sana bir şey söyleyeyim mi?
Erdal'ın böyle yerlere gitmek gibi huyları yok, biliyor musun?
Biz çok uyuşuyoruz o konuda, gerçekten. O da sosyete sevmez.
Öyle, biz daha doğalız.
Ben bunu istiyorum.
Ben bunu istiyorum, ne gerekirse de yapmaya hazırım.
Vale çocuklar vardı, buraya araba getiren. Onları arasana bir. Ara, bir yer bul.
Hadi, gözünü seveyim. Bak, elim ayağım titriyor.
Bonfileyi tokatlatmazsam uyuyamam bu gece.
- Dur arıyayım, bekle. - Hadi, hadi ne olur.
O! Babaların babası Bülent abim gelmiş benim.
- Erdal'ım. - Hoş geldin abi, ne haber?
- Hoş bulduk. - Buyur abi.
- Bizim arka camları yaptın ya, Erdal'ım. - Evet abi, sorun mu var abi?
Sorun değil de, şöyle bir şey var, onu, biraz daha kalın yapmanı istiyorum ya.
Böyle mağdur oluyoruz da biz.
Anladım abi, de, biz sizin arka camları bildiğim kadarıyla,
ustama da soracağım ama, üç numara kapladık.
Zaten yasal olarak da, üç, yani arkada yapılabiliyor.
- Erdal. - Önlerde yasak zaten abi.
Karanlık olsun. Ben, karanlık istiyorum.
Şimdi beni daha açık konuşturacaksın.
Biz, yengenle arka koltukta takıldığımız zaman…
Anladım abi.
Rahatsız oluyoruz ya. Daha ötesini söyleyeyim mi?
Söyleme, söyleme abi. Daha ötesi sizde kalsın.
- Dilime geldi artık. - Gelmesin abi.
Geldi, ışık tutuyorlar, her yerimiz görünüyor.
- Niye ışık tutuyorlar yengeyle arkadan? - Bilmiyorum ki.
O ışık tutanı acaba uzaklaştırsanız arabadan.
Erdal. Tamam, iyi anlatıyorsun da…
Benim bir adım var, rezil oluyoruz, rüsva oluyoruz.
Sen, benim sağımın, solumun göründüğünü duymak ister misin ya?
İstemem abi, istemem.
- Bak, o vebali ben almak istemem. - Hah.
Ama abi, siz de arabada yiyişmeseniz acaba. Bu da bir seçenek.
Çünkü film geçirgen oluyor yani, olabilir böyle şeyler.
Onu yengeye anlatamıyorum ki. Anladı? İstiyor, ne yapayım?
- Yengen arıyor. - Lafının üstüne, iyi insan. İyi insan.
Alo, he yavrum? Tabii, tabii. Tabii, gideceğiz. Gideceğiz, he.
Yorgun musun?
Ha, modun da yok. Ya ben seni nasıl yormuşum öyle ya? Hı?
- Vallahi biliyorsun bu işi. - Tamam yavrum, sıkıntı değil ya.
Ben şey yaparım, tamam, gitmeyiz.
Ben ararım Kudret'i, derim ki "Bugün gelemiyoruz."
Hiç sıkıntı değil ama, tek bir şey istiyorum senden.
Yataktan çıkma.
Çıkmasın, çıkmasın abi.
Az bir şey işim var, halledip geleceğim. Tamam mı yavrum, hadi.
Senin tüm hâllerini yerim, hadi.
Öptüm, kapat.
Abi maşallah, vallahi Allah bozmasın.
Allah muhabbetinizi arttırsın. Ne güzel, muhabbet kuşu gibi ya.
Vallahi, Erdal'ım darısı başına. Burada önemli olan şu, kendine bakacaksın.
- Cinsel anlamda mı? - Her türlü ya.
- Anladım abi. - Neyse.
Şimdi Kudret'e gidecektik biz bugün, onun yerine de.
- Gitmeyelim diyor, sen de duydun. - Evet.
Yatakta takılalım biraz diyor, sen de gel diyor.
Bizimki de tam tersi abi.
Ben diyorum, yatakta takılalım, "Beni götür Kudret'e." diyor ya.
- Bakacaksın kendine. - Yapıyorsun sen bu sporu, yapıyorsun.
Sen bu işi çözmüşsün, sen kadınları çözmüşsün abi.
Biz orada değiliz daha. Bizim daha yolumuz var.
Sana da anlatırım, öğretirim ya.
Eyvallah abi.
Ben de şimdi arayacağım Kudret'i, diyeceğim ki, gelemiyoruz diyeceğim.
Ben de eşimi götüreyim diye niyetlendim de Bülent abi.
- Sen yabancı değilsin. - He?
Abi, yanlış anlamazsan, kardeşin olarak sana bir soru sorayım. Aklımda kalmasın.
Tabii.
Siz gitmiyorsanız, acaba, iki kişiyse yeriniz,
bize devretmeniz mümkünse, ben eşimi götüreyim be abi, niyetlendim.
Hallederiz, zaten iki kişilik yerim var.
- Evet. - Başkasına verecek, yanacak.
Ben şimdi çıkarken ararım Kudret'i, derim ki, Kudret'im, ben gelemiyorum.
- O, abi. - Benim canım, ciğerim, Erdal'ım var.
- O, abi var ya… - Eşiyle o geliyor diyeceğim.
- Çok kral hareket ya. - Bir şey diyeyim mi?
Garsonlara da ben derim, sana yanarlı dönerli meyve hazırlatırlar.
- Havan olsun yengeye karşı. - Abi, Allah razı olsun.
Bülent Abi, vallahi Allah senden razı olsun.
Yemin ediyorum yani, bak,
iyi olacak hastanın ayağına doktor gelirmiş.
Doktor gibi adamsın, yemin ediyorum.
Hah. Aynısını ben de bekliyorum işte, o bizim camlar ne olacak, Erdal?
Abi onu yapacağız. Sen, bana böyle bir krallık yaptın, ben onu yapacağım.
Abi kesinlikle çözeceğim.
Bak şöyle bir şey yapabiliriz. Üç numara ya senin film.
- Evet. - Bir tane daha üç numara koyarım,
altı numara olur, çift kat film olur. Ama, hiç bu sefer ışık geçirmez
Yani kapalı kasa kamyonet gibi olur. Büyükbaş gibi gidersiniz arkada.
Umurumda değil. Işık vurulunca görülmeyecek, değil mi?
Anladım, ben anladım abi. Tamam, ben anla…
Abi, o ikili de kesmezse baktık, ışık testi yaparız, duvar kağıdı kaplarım.
- Her şey serbest, çöz. - Duvar kağıdı kaplarım.
O da geçirgen olursa, MDF çaktırırım abi.
Olur.
Sıkıntı yok. Ben tamamen sunta kaplarım arabanın arkayı.
Her şeye kabulüm, Erdal. Yeter ki, millet benim sağımı solumu konuşmasın.
- Tabii, tabii, kesinlikle. - Yeter ya. Işığı tutuyor, görünüyor ya.
- Halledeceğiz abi, hiç canını sıkma. - Tamam.
Böyle, şey oluyorum yani…
- İçim bir tuhaf oluyor. - [telefon çalar]
- Hayır… - Efendim, Erdal?
Şimdi, müjdemi isterim.
Tamam mı? Sana bu gece inanılmaz bir sürprizim var, Ece.
Ay ne sürprizi, Erdal. İki kilo zeytin aldın onu mu kutlayacağız?
Ya niye zeytin alayım ya?
Nasıl bir espri anlayışın var Ece senin?
Bu gece çok güzel bir yemek yiyelim diyorum ben.
Erdal, bak hiç yemek falan yapamam,
dünden kalan fasulye, pilav var, onu ısıtıp yiyeceğiz.
Ya balım, ben sana yemek yap mı dedim ya?
Seni alacağım bu gece, çok güzel bir restorana götüreceğim.
Nereye gideceğiz?
Bu gece seni, İstanbul'un en popüler, en janjanlı, en havalı yerine götüreceğim.
- Restorana gideceğiz ya. - [duyulabilir konuşma yok]
- Erdal? - Nereye götüreceksin ya?
Bir dakika, dur şimdi.
Söylemem, söylemem. İstesen de söylemem zaten. Sürpriz.
İyi, tamam. Tamam o zaman.
Akşam götür bakalım, nereye götüreceksin beni yemeğe.
Akşam görüşürüz, hadi öpüyorum seni. Bana bak, güzel giyin ha, hadi bye bye.
Ben de öptüm canım, peki.
Ne diyor?
Resmen bak, konuştuk, yemek konuştuk. Erdal diyor ki, "Seni yemeğe götüreceğim."
A a! A, çok şaşırdım, Erdal?
Evet. Ama biraz sabah trip attım tabii. O tribi yiyince hemen geri vites falan.
Artık böyle anlayacaksa, böyle anlasın.
Görüyorsun değil mi aşkım? Bak, herkesin gelip de
yemek yemek için can attığı yere, seni, kocan çat diye getirdi.
Tamam da Erdal, önceden söyleseydin buraya geleceğimizi.
Önceden söylesem sürprizi kaçar. Sürprizi kaçar.
Anlamı kalmaz, afiyet olsun.
Vaov, yani ben sana bir şey söyleyeyim mi? Ambiyans on numara yalnız, Ece.
Bak, Kudret, boşuna Kudret olmuyor, yani.
Hayatım, öyle de, biraz fazla yani.
Ya fazla olur mu, aşkım benim, canımın içi.
Ben seni ayda yılda bir dışarı çıkartmışım, yemeğe getirmişim.
Fazlası, azı var mı bunun ya? Tabii ki en güzeline, en lüksüne getireceğim.
Teşekkür ederim, Erdalcığım.
Hevesini kırmak istemem ama, keşke bana da sorsaydın.
Ben, bir şey diyeceğim.
- Sana hiçbir şey sormama gerek yok, hayır. - İlk tercihim…
Bu konuda lüks, bu konuda lüks.
İyi akşamlar efendim, hoş geldiniz, hoş geldiniz.
Lezzetin ustası, Büyük ve küçükbaş hayvanların efendisi!
Etin profesörü Kudret'e hoş geldiniz!
Hoş bulduk. Çok doğru söylüyor. Bir de, şey de eklenebilir buna bak.
Danalara fısıldayan adam. Mesela.
- İnanmıyorum. - Hemen aklıma geldi.
- Nasıl yaratıcılık bu! - Mizaha yatkınımdır yani.
İzninizle bunu kullanmak isterim.
- Bir on lira ver. - Çok şakacısınız efendim, çok.
Ama tam Kudret Bey'i anlatıyor. Ben, bunu söylerim kendisine.
Efendim, bu akşam sizler, bizim VIP konuklarımızsınız.
- Duy, duy. - Duyuyorum, Erdal.
Kudret Bey, bilhassa, bütün yemek ve içecekleri,
tek tek, sizin için seçti.
Ne diyorsun ya? Çok teşekkür ederiz.
Hatta başlangıç olarak, Chateau Margaux 98, özel rezerv, dört kav.
- Hemen tadımımıza başlayalım. - Lütfen, lütfen.
- Sağ olun. - Biraz, biraz.
Beğenmezseniz, başka şey de getirebilirim efendim.
Baksın, bakalım, beğenir herhâlde diye düşünüyorum.
- [garson] Size de bir tane böyle… - Hiç hayatında içtin mi bilmiyorum 98 de…
- [garson] Efendim çok güzeldir. - Bir bakalım.
- Çok güzeldir, özel seridir. - İki binden öncesini pek sevmiyorum ama…
Oğlum, koy aperatifleri de. Bunlar da efendim,
istiridye köpüklü, dana rok.
Çok ilginç, yani bunun normalde içinde pilav olması lazım,
ama siz kullanmamışsınız.
Efendim, ben garsonum, ben bilemem.
Hemen ben gideyim, Kudret Bey'e geldiğinizi haber vereyim.
Bir baksın bize arada.
- Şimdiden afiyet olsun. Görüşmek üzere. - Sağ ol. Teşekkürler.
Görüyorsun değil mi, aşkım? Bak, hizmetin kalitesini görüyorsun.
Bak şarap geldi, appetizer geldi buraya. Görüyorsun değil mi?
Yani, sen şu anda, burada, kendini,
bir prenses gibi hissediyor musun, hissetmiyor musun?
Dubai Prensesi gibi mesela, bir söyle bakayım.
Ne alakası var, Erdal?
- Hissetmiyor musun? - Yo.
- Katar Prensesi? - Yo.
- Onu da mı hissetmiyorsun? - Niye hissedeyim?
- Yemen? - Hayır.
- Sudan? - Ay Erdal ya.
Ya sen Orta Doğu'dan bir prenseslik hissetmiyor musun şu anda?
Ay neyi hissedeceğim şu an ya?
Ben resmen kendimi Kuveyt Emiri gibi hissediyorum yani.
Sen abartıyorsun biraz Erdal, söyleyeyim sana.
- Abartı değil, abartı olur mu ya? - Abartıyorsun.
Kudret burası ya.
Burada dört kişilik aile yemek yiyor, Türk Pasaportu veriyorlar.
Yapma, gözünü seveyim ya. Abartı olabilir mi ya?
Bildiğin et yani, şişiriyorlar.
Hayır.
- Evet, öyle. - Hayır aşkım. Şişirme falan değil.
- Yo, balon yani. Sönüyor ya hani… - Ya, olur mu balon ya?
Balon falan değil, tamamen gerçek duruyor yani.
- Hiç balon değil yani. - Ne yapıyorsun sen ya?
- Sen ne yapıyorsun? - Neyi?
- Sen karılara mı bakıyorsun, Erdal? - A!
Olur mu öyle bir şey? Şu anda fark ettim orada iki tane hanımefendinin olduğunu.
Nereye bakıyorsun?
Ben lambalara bakıyordum, hepsi birer gezegen gibi Samanyolu'nda.
Var ya, seni parçalarım ha.
- İndir, aşkım. - Kırk yılda bir geldik, beni delirtme.
- Bıçağı indir, şey yapma, ne olursun. - İnsanlara karşı rezil olmayalım, Erdal.
- Olmayalım, olmayalım, lütfen. - Gözüne, koluna hakim ol, Erdal.
- Ne yap… - Vallahi, sen ne cadısın kız.
Kız sen ne cadısın. Gözünle yedin kızları be!
- Ay senden korkulur. - Burnumdan getirme benim ya.
- Senden korkulur. - Doğru düzgün davran.
Bak şurada tadımızı kaçırma, bak, şurada yapma bunu.
- Şurada yapma ne yani? - Burada yapma, Ece.
- Bir tane et yiyeceğiz yani. - Et olur mu ya?
Büyüttün de büyüttün, bildiğin et.
Et olur mu? Kudret, Kudret! Et deyip geçmeyeceksin.
Bak, bir şey diyeceğim sana. Burada, dört ay ileriye sıra var.
Tabii ya, gelemiyorsun. Ful masalar, dolu, gitti, bitti.
Onu bilerek yapıyorlar, Erdal.
Hayır, giremezsin, ben telefonla konuştum daha bugün.
Dört ayı dolu adamların.
- Sen ne kadar vereceksin buraya? - Nereye?
- Buraya ne kadar vereceksin? - Karıştırma orasını sen.
- Ne karıştırma? - Hadi, oraları karıştırma sen.
- Erdal, abartı bir şey… - Yok aşkım, abartı bir şey verir miyiz ya?
Karıştırma sen orayı, biz hallederiz ya.
Boş ver, sen ne karışıyorsun? Kafanı yorma sen, keyfini çıkar.
Yani eve bir kilo kıyma almazsın, mırmır edersin aldığın zaman.
Şimdi burada nedense…
Aşkım, yani böyle hareketler yapıyorsun da,
her şeyin en kralını, en pahalısını sen de alıyorsun.
Ben alırım, ne var, ne alakası var yediğin etle?
- E, yüzüne krem sürüyorsun, en pahalısı, - E?
Çanta diyorsun, en marka, en pahalısına gidiyorsun.
Ayakkabı diyorsun, en pahalısını alıyorsun.
İç çamaşırı alıyorsun, en ince, en dantellisini.
Ne biçim konuşuyorsun insanların içinde, doğru düzgün konuş.
Restorana gelince mi burada fiyat kısacağız?
İtibardan tasarruf olmaz.
Geldi, geldi, kendi geldi bak.
- [İngilizce] Vay, çok özel bir akşam. - [Erdal, Türkçe] Vay.
Evet abi, special night.
- [Türkçe] Erdal'dı değil mi ismin? - Evet. Erdal, abi.
- Hoş geldin. - Sağ ol, sağ ol Kudret abi.
[Fransızca konuşur]
- [İspanyolca konuşur] - [Erdal geveler]
- [İtalyanca konuşur] - [Ece güler]
- [Almanca konuşur] - Ha. Eyvallah.
[Azerice konuşur] Selam Ece, hoş geldin, sefalar getirdin.
[Arapça konuşur]
Ve aleykümselam.
[İngilizce] Kudret'e hoş geldiniz. [Türkçe] Tekrar hoş geldiniz.
Sağ ol abi, teşekkür ederiz.
Bülent aradı, sizinle bizzat ilgilenmemi istedi.
- Hiç merak etme. - Eyvallah.
- Bu gece sizi öttüreceğiz. - Eyvallah abi, çok teşekkürler.
Abi ben, yani yanlış anlamazsan,
bize appetizer diye bunlar geldi, biz hiç dokunmadık.
Pek bize göre değil bunlar da, biz direk et yiyelim.
Olur mu Erdalcığım, ne demek? Hemen götüreyim.
- Eyvallah abiciğim. - Nasılsa bugün sizi ete doyuracağız.
- Sağ ol abi, eyvallah, eksik olma. - Oğlum, al şunları.
Ya, şu adamın mütevaziliğine bakar mısın?
Adam geldi, masadan komi gibi tabak topladı ya.
Neden, çünkü en dipten gelmiş adam.
En dipten, zirveye. Böyle işte, böyle olacaksın.
Ay ne alakası var Erdal?
Laubali laubali hareketler. Elini kolunu koyuyor öyle.
- Kim? - Koskoca şey gelip öyle şeyler mi yapar?
Ya adam, adımı söylüyor ya. Adımla hitap etti bana, beni onore etti.
Beni beş sene okutan ilkokul öğretmenim, adımı bilmiyor benim.
Ay Erdal abartma.
- Öyle. - Adam öğrenmiş, geldi söylüyor işte.
Şeyliğinden o söylüyor…
- Ne? - Şeyliğinden işte.
Ne?
Böyle garip, tuhaf tuhaf hareketler. Ben korkarım böyle tiplerden.
- Bu mu yapacak eti? - Ne bu, Ece? Bu memnuniyetsiz hâller.
- Bende mi? - Evet.
- Bir, böyle bir hava seziyorum yani. - Ne? Fikrimi söylüyorum Erdal, ne var?
Hayır, böyle bir memnuniyetsizlik seziyorum yani.
Memnuniyetsiz falan değilim, memnunum. Teşekkür ederim, iyi ki getirdin buraya.
Seni kocan şuraya, Kudret'e getiriyor, böyle bir memnuniyetsiz bir havalar yani.
Ay ben mi söyledim buraya getir diye?
Kudret'e gelmişsin, kıymetini bil şuranın. Kaç kere geldin sen ömründe Kudret'e?
Erdalcığım bak, saçma sapan konuşma.
Ben istersem gelirdim bu güne kadar Kudret'e.
- Ben tercih etmedim. - Ececiğim.
Ececiğim tercih falan değil, saçma sapan konuşma.
- Bak hep aynı şeyi yapıyorsunuz siz. - Neyi yapıyorum ya?
- Bu kadınlar böyle abiciğim. - Biz kim ya?
Evet, kadınlar. Ben buraya bir tane erkekle gelseydim şu anda biz
yiyor, içiyor, eğleniyorduk ya. Bir huzursuzluk, mutsuzluk. Ne oluyor be?
- E sizin şeyinizden o çünkü, açlığınızdan. - Hayır, bak şimdi.
Böyle, diyorsunuz ki, "Efendim, beni hiç dışarı çıkarmıyorsun.
Ben hiç giyinemiyorum, dolaşamıyorum. Beni hiç bilmem ne yapmıyorum."
Ondan sonra yemeğe getiriyoruz, surattan düşen bin parça.
Yok adam seviyesiz, yok ortam bilmem ne.
- Ay hayırdır Erdal? - Bir kıymetini bil ya.
Ben kıymetini bilmiyor muyum, Erdal? Fikrimi söylüyorum.
- Bilmiyorsun. - Fikrimi söylüyorum, söyleyemez miyim?
Söyle fikrini, ama…
- E tamam. - Yani, kadın hareketlerinden sıkıldım.
- Öyle mi? Yok ya! - Evet. Böyle kadınlık yapmayın.
Beyefendi, lütfen bakar mısınız?
- Bana mı diyorsunuz? - Size söylüyorum.
- Ne oldu? - Yani dinlemek zorunda kaldım,
o kadar yüksek sesle konuşuyorsunuz ki. Eşinize psikolojik baskı uyguluyorsunuz.
- Bak, Erdal. - Ben, kadınları ezdirtmem. Benim kadınlar…
- Hanımefendi, lütfen. - Pardon?
Şimdi bakın, ben burada kendi eşimle, bir akşam yemeğinde, bir sohbet ediyorum.
Hiç sohbete benzemiyor, beyefendi.
Sanıyorum, üzerinize vazife değil, değil mi?
Vazife, çünkü benim görevim bu.
- Hayır. - Kadınları korumak.
Hayır hanımefendi, üzerinize vazife değil.
Lütfen önünüze dönün, yemeğinizi yiyin, bizim masayı dinlemeyin, tamam mı?
- [Ece] Kusura bakmayın. - Ben dinlemiyorum.
Biz, biraz, şekerimiz, yani daha yemek yiyemedik de, ondan böyle.
Ben, kadın derneği başkanı, Rana Korkmaz'ım!
- A, memnun oldum. - Memnun oldum. Erkekler korkar.
- Teyzeciğim, önünüze döner misiniz lütfen? - Teyze mi?
- Lütfen kendi yemeğinize, teyzeciğim. - Ne münasebet, teyzeymiş.
Ben 40 yaşındayım, görmüyor musun, yüzümde hiçbir buruşukluk yok.
- Ben 42 yaşındayım ya. Ufak at da… - Hiçbir rötuş yok.
- Botoks yapsam, 30 yaşında diyecekler. - Tamam, hadi, tamam abla.
Çek sandalye, burada üçümüz yiyelim ya.
- Ben sizi biraz eğiteyim. - Kusura bakmayın, ne olur.
- Ama böyle bir şey var mı Ece? Vıdı vıdı. - Abartma artık tamam. O konu…
- Ne çirkin bir hitap. - Sizin eşiniz yaşıyor mu?
- Hayır. - Belli. Başka sorum yok, teşekkürler.
- [Ece] Erdal, tamam artık, dön. - Kocaları indirmişler, tamam?
- Servete konmuşlar kocaların. - Erdal…
Önce kocaları gömmüşler, şimdi de gelip burada eti gömüyorlar.
- Erdal, bakıyor, lütfen. - Bakıyorsa baksın ya.
- A, a! - Aha, geldi. Aha, geldi.
[dans müziği başlar]
Vallahi güzel, çok güzel ya.
Vaov!
- Ay, ay, ay! - Sev Ececiğim, sev, bir şey olmaz.
Çek şunu canım, hayır, çeker misiniz şunu?
- Ne yapayım? - Bir öpün.
- Öpeyim mi? - Erdal, sakın! Erdal, sakın!
İşte, etle bağ kuruldu.
A!
- Hayır! Sakın, sakın, sakın! Ay! - Yap, yap, yap!
- Müthiş ya, şova bak! Tokatlayayım mı? - Buyurun.
Hayır Erdal, sakın! A!
Erdal, sakın!
- Bir daha, bir daha! - Bir daha.
- Ver bir daha! - Erdal, sakın! Erdal, sakın!
- [anlaşılmayan bağrışlar] - Erdal, sakın! Erdal! Ne yapıyorsun?
- Gözünü seveyim, şuna bir vur ya. - Erdal, Erdal. Çek. Erdal bırak onu!
Erdal, bırak!
- A! - Voav!
- Ne yapıyorsun? Erdal! - Bir daha vurayım!
- Erdal Bey anlıyor bu işten! Buyurun. - Erdal! Erdal, ne yapıyorsunuz?
- Vallahi çok güzel ya! - Erdal yazık! Ne olur yapma Erdal!
- Vallahi çok güzel ya! - Erdal, ne olur yapma!
Kan revan oldu her yer.
- Ece, Ece! Gel, gel, al bunu. - Ne? Erdal, geberteceğim seni.
Ne olur yapmayın, hayır! Hayır, hayır, lütfen!
- Ece Hanım! - Erdal çek şunu!
- [Ece dil şaklatır] - [Erdal iç çeker]
Bak.
Damla da yollamış. Bak.
- [anlaşılmayan bağırışlar] - A?
[Ece] Erdal! Dur! Dur!
Kim çekmiş bunu ya?
Nasıl "kim çekmiş?" Erdal? Her yerde, bütün Keşfet'te biz varız.
[iç çeker] Rezil ol… Ben hayatımda, sana bir şey söyleyeyim mi?
Böyle bir kepazelik, böyle bir rezillik,
böyle bir iğrençlik.
- Böyle bir porno… - Evet.
…böyle bir vicdansızlık, ben hayatımda görmedim.
- Evet. - Görmedim ben Erdal. Rezil olduk.
Sağa sola rezil oldum, nasıl çıkacağım, insanların yüzüne bakacağım?
- O kadar da abartma ya - Neyini abartma, Erdalcığım ya?
[dil şaklatır] Evet.
Ne evet, Erdal?
Yani, birazcık fazla ileriye gidilmiş olabilir.
Doğru, haklısın.
Kudret Bey'in de özellikle o içten, sıcak tavrıyla…
Bonfileyi tokatladık yani, yapacak bir şey yok.
Yaşandı bunlar, geriye alamayız. Ama, şunu da söyleyeyim,
ben pişman değilim.
Değişik bir deneyimdi, demek ki benim içimde varmış, Ece.
Yani ben, belki de bonfileyi tokatlatma derdindeymişim. Olabilir.
- Ne demek o Erdal? Saçma sapan konuşma ya. - Olabiliyor. Evet.
Evet.
Yok, yani yok, ben sana da açıklayayım. Ben bu sabah bir karar aldım, Erdal.
Ne aldın?
Ben, eti bıraktım.
- A, a? - Evet.
- Dolayısıyla sen de bıraktın. - Hayır.
- Çünkü artık et pişmeyecek bu evde. - Hayır.
- Öyle. - Hayır.
Öyle maalesef. Dolabı da temizledim.
- Koydum. Öyle, Erdal - Ece! Ece, yapma bunu bize.
Artık vejetaryeniz, sen de kabul et bu gerçeği.
- Ece, bunu bize yapma! - Daha fazla konuşmak istemiyorum, Erdal.
- Ece, bunu bize yapma! - Bitti, Erdal!
- Tantunicide tanıştık biz. Yapma bunu! - Olabilir, olabilir.
Özümüze, temelimize dinamit atma!
Daha fazla konuşmak istemiyorum ya, bitmiştir.
Et konusu kapanmıştır bu evde! Bitti.
- Ece. - Bitti, Erdal.
- Ece. - Hayır, konuşmayacağım artık.
Ececiğim.
- Ececiğim. - Erdal çek elini, istemiyorum konuşmak.
- Ece, bakar mısın bir bu tarafa? - Erdal ne yapıyorsun ya?
- Ece, ama bakmıyorsun. - Ama ne yapıyorsun sen artık?
- İyice, tuhaf tuhaf şeyler yapıyorsun ha! - Gözünü seveyim, bir kere daha düşün.
- Hayır, Erdal. Bitmiştir. - Bir kere daha düşün.
Bundan sonra sebze yenilecek. Beğenmeyen gitsin kardeşim!
Beğenmeyen gitsin! Et höpürdetmek ne Erdal ya?
Aşkım, eti höpürdetme, o şovuydu. Ondan sonra adam pişirmeye gitti.
Ben burada duramam dedin, kalktın çektin gittin ya.
- Ne yapacaktım, Erdal? - Ne yapacaktımı mı var?
Adam pişirecekti o eti güzelce yiyecektik. Bir de hesap ödedik yemediğimiz ete.
- Ama ben dedim. - Ama, Ece yani.
Dedim ben, bunlar böyle. Hırsızlar çünkü, Erdal.
Hırsızlar değil, adam ne yapsın? O kadar eti tokatladı.
- Neyse, yaptık itirazlarımızı. Hah! - [telefon çalar]
- Ne itirazı? - Bu şey… Bak, bak arıyor tamam.
- Neyi? - Bak, arıyorlar şimdi.
İyi günler hanımefendi ya.
Evet. Evet, maalesef ya.
Vallahi billahi efendim, nasıl oluyor ya?
Artık nasıl hızlandırdılarsa bu sistemi.
Kart hırsızlığı, bu nasıl bu kadar artık bu ayyuka çıkmış ya.
Yemin ediyorum, iki dakika içinde ayaküstü sikiyo…
Evet efendim.
Ya inanılmaz bir şeyler bunlar ya. Yani, aklı da almıyor insanın.
Böyle, cihaza sürtme mi artık…
ATM'den para çekti eşim, biraz saftır.
- Belki o sırada mı kopyaladılar. - [Ece dil şaklatır]
Ayna koyuyorlarmış, kamera falan. Şifresini de girer her yere benim eşim.
Evet, internetten buna link yollarlar, basar sürekli. Bilmiyorum, acaba öyle mi?
Ortak hesap diye,
eşimi patlattıkları için ben de patlamış oluyorum.
Evet. Lütfen hanımefendi, evet, yanımda. Eşim de yanımda, evet.
O da çok mağdur. O da itiraz ediyor.
Kartımızı kapatalım. Bize ait değil o işlem. Bize ait değil.
Eşim yanımda, veriyorum. Biz zaten o gün eşimle Isparta'daydık.
Mobese kayıtları da var. Eşim halk oyunlarında.
Isparta meydanında gösterideydi eşim, halk oyunlarında halay başıdır.
Evet, bir saniye bekleteceğim.
- İstemiyorum Erdal, istemiyorum. - Aşkım, hesap ortak ya, onay vermen lazım.
De ki, "Ben mağdurum, kartımı çaldılar." Biraz böyle şey yap.
- Erdal, Allah kahretsin seni! - Ananın babanın şeyini ver.
- [Ece iç çeker] - Hadi, hadi, hadi.
- Sesini şey yap. - Evet. Evet, çok mağdurum.
Şerefsizler ya!
Çok mağduruz, çok mağduruz, evet.
Pıt pıt gözyaşı dök.
Evet hanımefendi.
- Acındır biraz. - Erdal, susar mısın?
- Evet. - Ortak hesabımız de.
Ortak hesabımızdı bizim.
- Hepsi gitti de. - Hepsi gitti, hepsi, hepsini aldılar!
- Şerefsizler. - Şerefsiz bunlar.
- Güzel - Çok sağ olun.
- İptal edin de. - Vallahi iptal edin.
İptal edin, ne olun. Sağ olun.
Vallahi helal olsun, ne güzel oynadın kız sen?
Çok iyi oynadın ha. Vallahi ben bile inandım mağdur olduğuna.
Allah kahretsin Erdal seni.
Allah kahretsin, beni de yalanına ortak ettin!
Geceyi de burnumdan getirdin.
Hayatımı alt üst ettin sen benim! Vallahi bıktım artık ya!
- Ece, bir şey yok ki bunda. - Ya vallahi bıktım artık ya!
- Kartı iptal ettiriyorum. - Rezil ediyorsun beni!
Daha önce dört kere yaptığımız dolandırıcılık, Ece.
İlk defa duyuyormuş gibi. Kart iptal ettirdik daha önce çok.
Avrupa seyahati dönüşünde de yaptık.
Anlamadım ki ben ya.
Romantik yemeğe bak, onu da istemiyorum. Ben bundan sonra hiçbir şey istemiyorum.
Yemeğin de batsın, etin de batsın, Kudret'in de batsın. Bitti, kapanmıştır.
Hayvanları rahat bırakın.
Hayvanlara özgürlük! Et met yemiyorum bundan sonra, bitti!
Yani şöyle söyleyeyim, ben 42 yaşında bir yetişkinim.
Ben, annemin evine dönmeyi düşünüyorum.
Açık söyleyeyim, hani hanımlar der ya, "Babamın evine geri döneceğim."
Ben de annemin evine dönmeyi düşünüyorum.
Maalesef, işte böyle. Bir şeyi çok istemeyeceksin.
Bende hata, hiç kimsede yok hata, bende.
[çocuk sesi, yankılanır] Son, iki, üç, dört.
♪ Ece ablam, Ece, Ece ablam. ♪
♪ Ece ablam, ne güzelsin. Kaşını, gözünü sevdim. ♪
♪ Boyunu, posunu sevdim. ♪
♪ Ece ablam, Ece, Ece ablam. Erdal'ı tekmele gitsin. ♪
Ay çok tatlısın sen, Ogeday.
♪ Bırak onu, bak ben geldim. Erdal Abi bokumu yesin. ♪
♪ Ece ablam, Ece ablam. Canım ablam, ne güzelsin. ♪
♪ Ece ablam! ♪
Ay… Ay, şahane olmuş Ogeday ya.
Günaydın, Erdalcığım.
Bu ne burada Ece, bu şekilde, bu sabahın köründe ama.
Yani, bu hiç olmadı yani. Hiç olmadı yani.
Ay ne oldu, Erdal? Ogeday bana şarkı bestelemiş, gelip onu söyledi.
Bir tane pazarımız var, Ece. Bütün hafta çalışıyoruz eşek gibi, affedersin.
Şurada da güzel uyku uyuyalım diye yattık, kalktığımız manzara bu. Bu ne böyle ya?
Erdal, zaten öğlen oldu yani, git kahveni yap, ayıl.
Oğlum, sen niye geliyorsun bu saatte bizim evimize?
Ece Abla çağırdı, o yüzden geldim.
Her çağırdığında gelmek zorunda mısın ya? Bir kere de, "Bir işim var, gelemem." de.
Erdalcığım, heves etmiş çocuk, gelip söyledi şarkısını, ne var yani?
Evimizde, yatağımızda uyuduk, Tarabya Marina'da uyandık.
Bu ne biçim bir hâl ya? Oğlum, piyanist şantör müsün sen?
Doğru düzgün konuş çocuğa.
- Çocuk mu bu? Bir bak bakalım, çocuk mu? - Erdal.
- Neyim? - "Neyim?"
Chucky'sin.
Chucky'sin sen. Biliyor musun Chucky'yi? Böyle bıçakla geziyor, Chucky'sin sen.
Ece abla, neler diyor bu bana ya?
- Bak, bak, bak. - Erdal, ağlattın çocuğu.
Bak, numara yapıyor ya.
- Yok bir şey, şaka yapıyor Erdal abin. - Ağlar mı, bunda o göz var mı ya?
Baksana şuna, numara yapıyor ya.
Ben çocuk değilsem, sen adam mısın?
Aha bak, laflara. Laflara bak, laflara gel!
Erdal tamam, abartma, sen doğru düzgün konuş.
- Git kahveni iç, ne yapıyorsan yap. - Chucky'ye mi alındın?
Sen, bana şurada "it" dedin lan geçen gün. Biz alınıyor muyuz?
Boş ver, sen hiç üzülme. Sen kafanı takma, Erdal'a.
Bence bu bizi kıskanıyor.
Ay hayır hayatım, niye kıskansın Erdal abin bizi?
- İstenmediğim yer de durmam. - [Ece] Ay canım…
Benim kahvemin yanında, pazar sabahı gofretlerim vardı.
Şimdi, yok. Nerede o gofretler, Ece.
Erdalcığım, Ogeday'a ikram ettim bir iki tane.
- Benim gofretlerimi? - Evet.
Benim pazar sabahı gofretlerimi, Ogeday'a ikram ettin.
- Erdal. - Kaç adet ikram ettin, Ece?
Ne bileyim Erdal? Ne varsa koydum önüne çocuğun.
- Kaç tane yedin oğlum gofretlerden? - Ne kadar verdiyse yedim.
Ah!
- Bütün gofretimi mi yedin? - Abartma, Erdal.
Oğlum! Bak, misafirliğe gittiğinde, sana çanak içinde gofret verildiğinde,
hepsi yenmez! Bir tane alacaksın, usuldür, edeptir, adaptır.
Hiç mi öğretmiyor sana anan baban, edep, adap, kültür be?
Aa, ne biçim konuşuyorsun?
Siz hangi coğrafyada büyüdünüz oğlum? Türk kültürü almıyor musun sen ya?
Anamı karıştırma lan, ne karıştırıyorsun anamı?
Ben sana bir şey söylüyorum, ananı mı karıştırdım ben senin?
Erdal, gider misin artık mutfağa?
Topla pılını pırtını hadi, Ogeday efendi. Topla çabuk, topla hadi, yukarı artık.
Evli evine, köylü köyüne Ogeday, hadi!
Ya tamam be, amma yaygara yaptın, gideriz.
- Bak, bak, bak, bak, tavırlara bak ya. - [Ece] Tamam, Erdal.
Salonumuzda bize posta koyuyor, çocuğa bak ya.
Erdal, tamam, gider misin?
Madem bu kadar meraklısın sen bu işe, tamam mı?
Al bunu, bütün bu set-up'ını. İn sahile, kur. Hem şarkını söyle,
iki üç kuruş para da atarlar önüne, onlarla da gelirken buraya gofret al gel.
Sen de gel, önümde oyna o zaman.
- [Ece] A, a. Yok. - Bak, bak… A a, bir yaşıma daha girdim.
- Demedi öyle bir şey. - Ayı diyor çocuk bana resmen.
- [Ece] Demedi öyle bir şey. - Ayı diyor, önümde oyna diyor ya!
Dedin mi öyle bir şey? Ayı demedin değil mi Erdal abine?
Ne anladıysa, o.
Oğlum vallahi bak, seni saçlarından tavana asarım ha.
Lütfen Erdalcığım, sen mutfağa git, sen de yukarı çık.
Kavga etmeyin artık, sıkıldım kavganızdan.
Çağırma bunu, Ece ya.
Çağırma bunu, duramıyoruz yan yana bununla, ateşle barut ya.
- Erdal, lütfen gider misin? - Boşalt, boşalt, boşalt, hadi!
Ya tamam be, uzatma.
Benim sinirimi oynattın iyice ha!
Ama cevap verme Ogeday artık sen de, çıldırtmayalım adamı.
Boş ver, deli zaten.
Bırak. Sen şimdi çık evine, ben gelir sende dinlerim tamam mı, o şarkıyı?
Tamam.
Annene kavga ettiğinizi söyleme, tamam mı Ogedaycığım?
Ya hayretle izliyorum seni, Erdal. Vallahi şu çocukla resmen uğraşıyorsun ya.
Ben uğraşmıyorum. Çocuk senden yüz bulduğu için, benimle uğraşıyor.
Çocuk benimle uğraşıyor, ben uğraşmıyorum.
Hayatım ne alakası var? Tahammülün yok Ogeday'a.
Ben ne uğraşacağım Ogeday'la? Aşkım ne yapıyorsun ama böyle ya?
Ne yapıyorum ya?
Biz burada meyve yiyoruz ama, bu ayağını al.
Al, bununla tut, soy o zaman ya.
- Tabağa mı koydum ayağımı ya? Allah Allah. - Böyle bir şey var mı? Nimet bu ya.
- E şurada ye, evet. - Tamam, koy.
Ay senin daha bana da tahammülün yok, çocuğa da tahammülün yok.
Sen hayırdır, sen nasıl baba olmak istiyorsun?
Benim sana tahammülüm olması gerekmiyor, bu bir.
Ben seninle evlendim artık, ben mecburcuyum zaten.
- A a, lafa bak. - Orası tamam.
Ama ben, baba olma konusuna gelince, ben kendi çocuğuma tahammüllü olurum.
Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Sen aslında baba olmak istemiyorsun.
- Ya saçmalama Ece, gözünü seveyim. - Tabii. Sen resmen, şey yapıyorsun yani.
Sen anne olmayı bence biraz şu anda kafadan uzaklaştırdın.
Hazır pozisyonlar falan yükselince.
Ay bir dakika, zaten ben… Ben istemiyorum, ben hazır değilim.
- E, değilsin. - E, değilim.
İş, güç böyle artmaya başlayınca mevki falan böyle
yukarılara çıkmaya başlayınca hemen o konu kapandı, tabii.
Başta iki, üç sene istiyordun, o zaman da biz hazır değildik.
- O zaman ben de seni mi bekleyecektim? - İş kuruyorduk.
E ben de çalışıyorum. Oturduğum yerde hazır olmanı beklemeyecektim, Erdalcığım.
- Ne demek istediğimi anladın, Erdal. - Çocuk, evin meyvesidir.
- Erdalcığım. - Çocuk, aşkın meyvesidir, lazım.
- Yaşımız da geldi, geçiyor ya. - Ben sana bir şey söyleyeyim mi?
Ben yaparım. Ben var ya, beş çocuk da yaparım, on çocuk da yaparım.
- Benim gücüm… - Ne güzel konuşuyorsun ya.
- Evet. - E hadi gel.
Hadi yürü, kivi! Gel, şöyle bir…
[meyve sıkacağı sesi çıkartır]
Ballı atom yapayım sana içeride, gel, ha?
Havucundan koyalım, güzel bal, muz, ha? Güzel.
Gel hadi, yürü. Şu ayağındaki patpatı çıkar gel hadi, yürü.
- Hadi gel. - Öyle değil, Erdal. Şöyle yapabiliriz.
- Önce bir danışmana gidebiliriz. - Yok, işine gelmiyor.
Hayır, danışmana gidelim. Ben yapacağım.
Yapacağım elbet bir gün, herhâlde yani.
Ya ne danışmanı Ece, gözünü seveyim.
Yıllardır yaptığımız, bildiğimiz şey. Onu da mı soracağız ya?
Ay Erdal, cahil cahil… Öyle değil, onu sormuyoruz.
Senden baba olacak mı? Benden anne olacak mı?
Olur zaten, ama, yani bir bakalım, bizden ebeveyn olacak mı? Onu şey yapıyor.
Ha, yani bir gideceğiz, başka bir insana şey diyeceğiz,
"Bizden ana, baba olur mu?" Bunu danışacağız, danışmana.
Artık öyle yapmak lazım bu işleri, Erdal.
Sen bunları nereden öğreniyorsun ya?
Kim giriyor senin kafana bunları? Siz hangi dergiyi takip ediyorsunuz ya?
Hı? Neyi danışacağız danışmana ya? Lütfen. Ben danışmana falan asla gitmem bak.
Beni asla öyle toplara sokma. Bak zaten, zaten sinirlerim oynuyor öyle yerlerde.
Beni sakın öyle yerlere sokma, asla.
Ben asla danışmana falan gitmem bak, çok açık konuşuyorum ben seninle.
Asla, bak asla!
Efendim, sizleri tebrik ediyorum.
Çocuk sahibi olmaya karar vermekle,
hayatınızdaki en önemli kararı vermiş oluyorsunuz.
Size nasıl yardımcı olabilirim?
Şöyle, ben Erdal'ın, baba olabileceğini düşünmüyorum.
- Niye ya? - Tahammülü yok, sabrı yok çocuklara karşı.
- [Erdal] Allah Allah… - Kime, yani bana da yok gerçi.
Bana karşı da sabrı yok, ama çocuklara hiç yok.
[güler] Hocam, şimdi benim ne kadar sabırlı bir insan olduğumu zaten
- Ece'yle evliliğimden anlayabilirsiniz. - A, a!
Dokuz seneyi deviremezdik biz başka türlü, ben sabırlı olmasam. Evliliğimiz ortada.
Ben sabırlıyım da, madem şimdi hani,
buraya terapiste gelince hani, böyle herhâlde eş gömme diye bir adet var.
Öyle bir şey yapmadım Erdal.
Evet. Biraz beni gömdü çünkü. Ben de o zaman gömeyim, hocam.
Ece, anne olmak istemiyor.
- A, a. - Evet.
- Ay hiç alakası yok. - Anne olmak istemiyor hocam, neden?
Çünkü kariyerinde basamakları çıkıyor ya, böyle.
O yüzden anne olmak istemiyor, ayak bağı geliyor çocuk.
- Ay ne kadar ayıp şeyler söylüyorsun. - Evet. Evet.
Artık insanlar yapıp yapıp sokağa atıyorlar, Erdalcığım.
- Sevgisiz, eğitimsiz, aileden uzak. - Ne alakası var?
Sussun diye çocuk, sırf böyle bağırmasın, aman duymasın diye
veriyor eline tableti, ondan so…
Verme. Verme ya, verme tablet ya.
- Ece Hanım haklı ama. - Nasıl haklı ya?
- İstemiyorum, böyle bir çocuk yetiştirmek. - Ben de istemiyorum.
- Erdal Bey haklı demeniz lazım. - Tamam, Erdal Bey, siz de haklısınız.
Allah Allah…
Hayır, öyle değil, mesela çocuk bir sürü şey isteyecek, Erdal.
Mesela, işten geleceksin sen. Bak şimdi, sana soruyorum.
- Sen, işten geldin. - Evet.
Çocuk diyecek ki, "Baba beni parka götür, baba dışarı çıkacağım, baba bilmem ne."
Bir kere derim hocam, "Oğlum, elini kolunu bir indir." önce.
- Bak. Zaten tahammülü yok. - Tamam?
Parka gideceksek de, beni çekiştirme, derim.
Düzgünce söyle yavrum derim, eğitim böyle ailede.
- Mesela, maç var o sırada Erdal. - Evet.
Hangisini tercih edeceksin?
Hocam, şimdi bakın, yani o kadar ucuz polemikler ki bunlar.
- Çeviriyor. - Yani çok ucuz polemikler.
Şimdi maç var diyor, maç doksan dakika hocam.
Yani maç varsa, ve çocuk o an,
illa maça denk gelen an, "Ben parka gideceğim, parka gideceğim!"
diye böyle ısrar ediyorsa,
sen al, sen götür parka, ben maç izlerken. Anne değil misin?
- Ya, ya… - Sorumsuz, sorumsuz.
- Sorumsuz diyor. - Bana kalacak çocuk, ben biliyorum.
Hocam şimdi mesela, ben başka bir kontra soru sorayım.
Tersten düşünelim, şimdi mesela çağırmış işte kızları,
ortam kurmuşlar, çaylar, börekler, kahveler.
Gıybetin dibine vurmuşlar, çocuk dedi ki, "Beni parka götür, beni parka götür!"
Götürecek mi?
- Babasına bırakacağım. - Sorarım.
Ona güveniyorum, kime bırakacağım, sana bırakacağım çocuğu.
Kesinlikle, çok haklı.
- Sen götüreceksin. - O mu haklı?
Tabii ki. Baba, en güvenilir limandır. Her zaman için bu böyle.
Limanla ne alakası var hocam bunun?
Aynı olay diyorum, gıybet yaparken diyorum,
kızları bırakıp parka götürüyor mu? "Babası götürsün" diyor.
Maçta da annesi götürsün.
Anlamıyor ne olduğunu.
Yani hocam, biraz da bize de bir şey düşün yani hocam. Sonuçta…
- Tamam, tamam, anladım. - Seans ücretini biz veriyoruz.
Bize de biraz, ayağımız alışsın hocam burada ya.
- Tabii, burada da siz haklısınız. - Hep "Ece Hanım haklı."
Yok, yok, tamam. Burada da siz haklısınız, anlıyorum sizi.
O zaman şöyle yapalım, ne yapalım?
Siz, haklılığınızı ispat edin en iyisi.
- Niye? - Çocuk sahibi olmak için.
A, a. Ben böyle bir şey görmedim ya.
Hocam, iddia sahibi, iddiasını ispatla mükelleftir.
Bizim hukuk sistemimizde. Burası Liechtenstein olmadığına göre, değil mi?
Burası, Türkiye Cumhuriyeti ya.
Ne demek yani, ben niye haklılığımı ispat edeyim?
Erdalcığım, ama yani bana ispat etmek zorundasın.
- Ben, senden doğuracağım çocuğu. - A, a!
- Ben, değil mi? - Tabii ki, tabii ki.
Madem Ece Hanım'ın sizinle ilgili, çocuk sahibi olmak hakkında
bazı çekinceleri var, bunları sizin tersine çevirmeniz lazım.
Kendinizi ispat etmeniz lazım.
- Nasıl yapacağız, hocam? - Çok basit.
Tanıdığınız, bildiğiniz bir ailenin çocuğuyla,
yirmi dört saatinizi birlikte geçireceksiniz.
Tıpkı evcilik oyunu gibi.
O size "Babam" diye hitap edecek, siz de "Evladım" olarak hitap edeceksiniz.
- Allah Allah… - İçinizdeki babayı çıkarmak için
bu son derece önemli bir fırsat.
İyi değerlendirmeniz gerek.
Sizin de Ece Hanım, bu süreci dışarıdan gözlemleyip,
size vereceğim listede, Erdal Bey'i puanlayacaksınız.
Aa!
- Eğer puanı yeterli olursa… - Hoşuna gitti.
…geçerli puanı alırsa, o zaman Erdal Bey baba olmayı hak ediyor demektir.
Ay ben çok sevdim bunu, bu çok güzel bir çalışma.
Hocam bu nasıl bir sistem ya böyle?
- Böyle sistem mi olur ya? - Niye, Erdal?
Ya hocam, beni niye o puanlıyor ya? Böyle şey olur mu?
Baba adayını, anne adayına niye puanlatıyorsunuz?
Puanlayacak biri varsa, siz puanlayın hocam.
Bu ne ya böyle? Ben alışveriş sitesi miyim, kurye miyim?
Beğeniye göre bahşiş mi verecek bana ya? Böyle bir şey var mı?
"Güler yüzlü müydü müşteri? Pizzanız sıcak geldi mi?"
Böyle olur mu ya?
Tamamen içinizdeki babayı bulmaya yardımcı olacak,
sizin için çok önemli bir rol bu.
Hocam, ben zaten şimdi anlıyorum, şu koalisyondan.
Biz babayı bulmuşuz hocam. Biz babayı çoktan bulmuşuz.
Biz kumpasın içindeyiz yani yine, tabii.
Yok, ben dediğinizi anladım, ben çok onaylıyorum. Zaten Erdal da…
Hocam, yok bizim öyle aile tanıdığımız, çocuk mocuk, bizde yok.
İyi düşünün, çok iyi düşünün, mutlaka vardır.
- Bir düşüneyim, yok. - Var.
- Benim var. - Yok hocam, kim ki, kim var? Yok.
- Var, var. - Yok, yok.
- Bizde yok hocam, tanıdık çocuk. - [duyulabilirim konuşma yok]
Yok ya, kim var? Yok hocam.
- Kim var ki ya? - Var, benim var.
- Var. - Kim var ya?
- Var, var, dur sen. - Ne oldu senin ağzına?
Yani, danışmanınız size,
"Ogeday'la Erdal Bey bir gün geçirsin" mi dedi?
- Evet. - Yani şimdi şöyle, diyor ki,
hani bu babalık olayı, hani biraz tahammül,
acaba sorumluluk nasıl olacak bir gün bunu bir görelim Erdal Bey'in falan dedi.
Bence saçma sapan, bilimsel bir kaynağı da olmayan bir test,
ama hani, eşime de saygı duyduğum için, okay dedim.
Siz de eğer izin verirseniz, Ogeday'la bir gün geçireyim.
Bakalım ne olacak diye bir şey yani bu, böyle bir durum.
Üstelik, hiçbir zorlama olmadan, kendi kararınızla, doğru mu?
Ay hayır.
Böyle söylediler bu şekilde yapın diye, yani zorlaması o kadar.
Vallahi Erdal Bey yani, biz çok şaşırdık.
Ogeday'la sizin anlaşamadığınızı sanıyorduk.
Evet, doğru, doğru.
- Ay yok, olur mu öyle şey? - Var canım, bazen itişiyoruz yani.
Ay onlar sevgiden didişiyorlar, öyle düşünün.
Geçen gün Ogeday geldi, bestelerini çaldı, biz Erdal'la oynadık, değil mi Ogeday?
Evet, Ece ablacığım.
Yani birazcık dik başlı bir çocuk.
Dik başlı olduğu için, bazen söz dinlemiyor.
Ben de ona söyleyince abisi olarak, itiş kakış ondan oluyor biraz, hafif.
Şimdi Erdal Bey, biz, Ogeday'ı tam bir birey olarak yetiştirdik.
- Evet. - Asla ona hayır demiyoruz.
Belli.
Çünkü, hayırlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz, değil mi?
Niye oğlumuzun gelişimine ket vuralım?
Evet, ama işte birazcık da acaba "Hayır" denmeli mi?
Bir çocuk eğitiliyor ya hani, o anlamda da bir "Hayır"ı duysun.
Çünkü bu kadar "Hayır"sız bir hayat olunca da,
böyle bir hayırsız çıkıyor işte.
- A, Ogeday, çok hayırlı bir çocuktur. - [Erdal] Evet, evet.
Gerçekten çok hayırlıdır.
Hep hâlimi, hatırımı sorar, her gün.
Şimdi, buna biz okay diyebiliriz, ama, Ogeday'a önce sormamız lazım, değil mi?
Ogedaycığım, Erdal abinle şöyle bir gün,
bütün gün takılıp, gezip, dolaşmak ister misin, hı?
- Ne dersin? - İyi de anneciğim,
bunu niye sen soruyorsun ki? İsteyen o değil mi, o sorsun?
- Ne oldu Erdal, soruver işte. - Oğlum, sordu ya annen.
Annen sordu ya, bana niye ikinci defa sordurtuyorsun?
Duydun soruyu, cevapla be koçum be. Oradan sordu ya sana.
İsteyen sen değil misin?
- Sen sor. - Bir gün geçirelim beraber diyeceksin.
Ogedaycığım, bir gün geçirelim mi beraber?
Ee, sonra?
Sonra evine dönersin oğlum işte.
Hani bir kelime daha söylemen lazım ya.
Bir kelime mi daha söylemem lazım?
- [Ece] Ne? - Hani, "Rica etsem, sen de istersen."
Aa, bak.
- Delirtecek bu çocuk beni. - Ay tamam söyle Erdal, rica et sen.
Ogedaycığım.
Acaba sen de istersen, benimle, paşa gönlün olursa,
bir gün geçirmeye ne dersin? Var mısın?
Vaov, ben de varım.
Yani tabii, düşünürüm ama,
zevkli olurdu böyle seninle bir gün, geçirmek falan, güzel olabilir.
- Tamam işte. - Ay oldu o zaman, şahane!
- Ay kabul ettin yani, Ogeday! - [Erdal] Evet.
Bir kaç aktivitem vardı, onlara da eşlik edersin artık.
Ben yarın alayım Ogeday'ı, bir yemek, memek yaparız, bir şeyler.
Zaten düşkün belli, yemeğe.
- Çok sever, çok, çok. - Geçer gün, bir şekilde geçer.
Midesine çok düşkün.
Bu nasıl bir gömlek lan böyle?
Ne güzel, mis gibi gömlek işte.
- Bu? - Evet.
Oğlum, duvar kağıdı gibi gömlek giymişsin, babaanne evinin duvarı gibi be.
Sen kendine bir bak ya, Allah aşkına, şuradan ipin sarkıyor ya.
Pijamayla gelmişsin buraya.
Ne pijaması oğlum? Hafta sonu.
Hafta sonu diye rahat, spor kıyafet giydik.
İşte adı üstünde, hafta sonu. Ben de o yüzden böyle geldim.
Ne giyiyorsan giy de, benim yanımda dolaşıyorsun ya, o yüzden dedim yani.
- Benim tarzım, sana ne ya? - Evet, seninle biz hiç anlaşamayacağız.
- Bence de. - Hiç anlaşamayacağız seninle biz.
- Buyurun efendim, hoş geldiniz. - Hoş bulduk.
Bovlinge getirdik de işte, oğlumuzu.
- Kaç numara giyiyor küçük bey? - 38.
- Tabii, hemen. - Ben de bir 46 rica edeyim.
- Şöyle vereyim. - Teşekkür ederiz.
Hmm. Bunlar giyilmiş ayakkabı mı?
- Evet. - Ben kullanılmış ayakkabı giymem.
Ne demek lan kullanılmış ayakkabı giymem?
Ya bunun içinde uyuzu var, mantarı var, hastalığı var,
her şeyi vardır bunun içinde, baksana şuna ya.
Kokusu bile çok kötü.
Oğlum senin ayakların çok mu temiz?
Şimdi çıkartsak senin burada ayakkabını, parmak arandan solucan çıkar lan.
Benim ayaklarım gayet de temiz, her gün abdest alıyorum ben.
Abdest alıyorsun.
Uzun zamandır yapmadığın bir şeyi duyunca şaşırdın herhâlde.
Terbiyesiz bebe ya. Neyse, temiz bunlar, değil mi abisi?
Evet, temiz, ama dilerseniz sıfırı da var.
Yok, yok, dilemiyoruz.
- Sen bize bir tane, 38, sıfır. - Hemen.
- Çıkartma ya, bir dakika, oğlum. - Çıkart.
Saçma sapan hareket yapma, ne kadar sıfırı?
- 3.650 TL. - Oha ya! Oha ama ya!
Ya, 3.650 TL verdirtme bana burada. Biraz insaflı ol, gözünü seveyim.
- Sen çıkart 38. - Buyurun efendim.
- Bu mu, bu mu, bu mu istediğin, bu mu? - Evet bu.
- Bunu mu giyeceksin? - Bunu giyeceğim.
- Kaça geçiyoruz biz? - Dört numaraya.
Bu, bizim hesabımıza eklersiniz bunu, o zaman.
- Evet, evet, çıkışta hepsini toplu alırız. - Böyle kitlerler adama, yürü hadi.
Evet, neyine oynuyoruz Ogeday efendi?
Ha, bir de bir şeyine oynuyoruz.
Herhâlde lan, boşu boşuna mı oynayacağım seninle burada?
Benim orgum eskidi.
Eğer kazanırsam, bana mikrofonlu org seti diziyorsun.
İki de hoparlör alayım bari, sağına soluna.
Hah, bak onu unutuyordum, ondan da istiyorum.
Tamam lan.
Ben kazanırsam da, altı ay boyunda bizim eve uğramayacaksın, tamam mı?
Altı ay boyunca paspasınıza bile basmayacağım.
- Söz mü? - Söz.
Allah'ım inşallah, hadi gel, girdik.
- Girdik lan. - Hadi bakalım.
İnşallah bir yenerim de seni kurtuluruz senden şöyle.
Çok beklersin.
Hadi bakalım, iyice izle bakalım şimdi, hah!
- Bir hakkım daha var. - Kullan bakalım hakkını.
Allah! Elimden kaydı.
- Auta gitti! - Geç lan, geç.
- Strike! Ne oldu, ha? - Bu sana gelsin.
A! Ne oldu? Ben de yaptım, ne oldu?
Manav gibi oynuyorsun şu oyunu, manav, manav!
[bateri ses efekti]
Strike! Ne oldu, koydum mu?
- Ne oldu? - Ne oldu?
- Sana ne oldu? - Ne oldu?
- İkinci strike'ı koydum mu? - E, ne olacak?
Pişt, baksana, kızlar gelmiş.
- Kızlar mı gelmiş? - Evet.
Oğlum bana ne kızlardan ya? Hasta mısın sen?
Ya, yeme beni ya.
Manyak manyak konuşma Ogeday.
Evli barkı adamım ben. Ece ablana kestirecek misin bizi sen?
Ya erkek erkeğe dışarı çıkmışız, benden söz çıkmaz ya.
Ya olur mu öyle şey, sapık mısın sen?
- Yürü git ya. Haddini bil ya. - Ya, öf.
"Erkek erkeğe" ne demek? Terbiyesiz herif ya.
- Merhaba. - Merhaba, merhabalar.
Deminden beri sizi izliyoruz da, baba oğul, çok güzel oynuyorsunuz.
Ah, sağ olun, vallahi. Teşekkürler.
Ne güzel bir iltifat oldu bu. Sizler de çok güzelsiniz bu arada.
- Onu söylemeden edemeyeceğim. - Teşekkürler, sağ olun.
Kaç yaşındasınız?
- E, 25. - 26.
Maşallah, çok güzel. İkiniz de, hayatınızın baharında.
- Evet. - Evet. Buralarda mı çalışıyorsunuz?
- Yakınlarda diyelim. - Ne güzel, ne güzel.
Şirketten çıktık, bovlinge geldik biz de.
Oh, daha güzeli olamaz. Böyle bir rahatlama, değil mi?
- Siz ne iş yapıyorsunuz? - Ben, otomotiv sektöründeyim.
- TAYOTO, kendimize ait firmamız. - TAYOTO.
Evet. 15, 20 senedir bu sektörün içindeyiz.
Oto tuning, kaplama, o anlamda. Siz ne iş yapıyorsunuz?
Biz de muhasebeciyiz.
- Öyle mi? - Evet.
O, ne güzel ya. Tam da benim ihtiyacım olan şey.
Tabii, vergi konularında hep bir sıkıntı oluyor, tabii.
- Çok iyi. - Piyasalar hareketli.
- Evet. - O zaman ben kartımı vereyim.
- Tamam. - Şöyle. Erdal Tay.
- Şöyle kartımı takdim edeyim size de. - TAYOTO.
- Evet, Erdal Tay, TAYOTO. - Teşekkürler.
- Sizin isimler ne? - Benim, Müge.
- Gamze. - Müge ile Gamze, memnun oldum.
E, şey yaparız, siz beni çaldırın, benim yedi yirmi dört telefonum açık.
Tamam mı? Çağrı yaparsanız ben de kaydederim.
- Tamam, anlaştık. - Teşekkürler.
Sen ne kadar tatlısın, adın ne senin?
Ogeday, ama insanlar bana Bela der.
Kaç yaşındasın peki?
Ama ben size yaşınızı soruyor muyum? Ayıp oluyor.
Ya o anlamda mı sordu hanımefendiler, değil mi?
Hı hı.
Maşallah ama, çok konuşkan, çok zeki bir çocuk yetiştirmişsiniz.
Çok, çok. Ben yetiştirmedim, ben yetiştirsem böyle olmazdı.
O ne demek?
Bizim tanığımızın oğlu da. Tabi, benim oğlum değil.
Anladım.
Ama sen benim babamsın, istersen Ece anneyi arayalım.
Oğlum, saçma saçma konuşma ya. Role kaptırdı da kendini.
Oğlum o rol ya, hafta sonu geçiriyoruz ya.
Benim çocuğum yok.
- Anladım. - Benim oğlum ama,
yakınımızın oğlu yani.
Evli misiniz peki?
Evet, evliyim.
On iki, on üç senelik sevgilimdi, üç sene sonra da evlendik.
- O, epey bir zaman. - Evet.
Baya uzun oldu, erken oldu ama oluyor.
Bazen insan bilemiyor gelecekte neler kaçırdığını.
- Kısmet diyelim, evet. - Şey yapamıyor.
Evet, bu şekilde.
- O zaman iyi oyunlar. - Sağ olun, size de.
Teşekkür ederiz.
- Şey yapalım, ben bekliyorum. - Tabii. Hı hı. Tabii.
- Atıyoruz. - At bakalım.
Haydi bakalım, haydi, gel.
Oğlum, ya…
- Gir bakalım şuna. - Ben buna girmem!
Hadi eğil, eğil, at, at içine!
Dolu yere, dolu yere at. Hadi, hadi, hadi, aldı!
Lan aldın, vallahi aldın lan! Düşme lan! Oğlum kaldı.
Sallarsak düşer!
Çok kötü vurdum ya.
Ogeday! Hadi, hadi!
Çabuk, hadi, devam, devam, devam, hadi!
Bırak kalsın, kısmetin değilmiş. Demek ki senin kısmetin böyle.
Hayatta böyle kazanıyor gibi olacaksın, kaybedeceksin demek ki.
Hadi, takma kafana, boş ver.
Of ya çok acıktım, bovling çok yordu beni. Bir de seni yenince ekstra acıktım.
Bak normalde benim sürem bitti, tamam? Ben buraya seninle gelmek zorunda değilim.
Sırf sana acıdığım için geliyorum bak. Tamam?
Ya acıktım ya, hâlden anla biraz.
Anlıyoruz oğlum hâlden. Hadi, ne zıkkımlanıyorsan zıkkımlan da…
[dil şaklatır]
Ne oluyor hanımefendi? Öyle ringo gibi dönüyorsunuz bir anda.
Yok bir şey.
Garip garip de bakıyorsunuz.
Yalnız kadın çok pis tersledi seni ha.
Senin yüzünden tersledi, senin yüzünden.
- Hoş geldiniz, siparişinizi alayım. - Abla, şimdi bana double kere double,
çift köfteli, karamelize soğanlı, barbekü soslu hamburger menü.
Yanına iki tane tekli burger, biri tavuk biri cheese olsun lütfen.
24'lü soğan halkası, üç ekstra sos, ve tavuk parçaları.
İçecekler ve patatesler büyük boy olsun lütfen.
Tatlı olarak da, dondurmalı, sufleli pay.
- Tamam. - Yetmezse söyleriz biz.
- Oğlum bu nasıl bir sipariş ya? - Ne ya? Normal sipariş işte.
Şu soğan halkaları 56'lı, 72'li falan varsa,
verin de kollarına da taksın.
56'lı yok ama isterseniz iki tane 18'li yazayım.
Hanımefendi, siz de yani…
- Yaz, yaz, yazabilirsiniz. - Tamam.
- Ne kadar hanımefendi? - Toplamda 642 lira, 75 kuruş.
Aa, ne güzel, çok uygun.
- Bir kişinin yemeği değil mi bu? Evet. - Hı hı.
- Hadi bakalım. - Ne hadi?
Hadi.
- Ne hadi ya? - Öde bakayım, hadi, ödesene.
- E, benim param yok. - Ha, paran yok
Böyle veriyordun siparişi, müteahhit gibi böyle.
"Onlu bilmem ne, dörtlü bilmem ne" Hadi öde bakayım.
Ya baba olan sensin, sen ödeyeceksin.
Hmm. İşte bana muhtaçsın, tamam?
Benim param olduğu için bana muhtaçsın, öyle beni terslemeyeceksin.
- Bak sen de bana muhtaçsın. - Ben sana muhtaç falan değilim.
- Muhtaçsın. - Ben sana muhtaç falan değilim, bebe.
- Öylesin. - Muhtaç falan değilim sana ben.
- Hayallerinle oynarım. - Sen kimsin ya?
Beni sınama bak, bir telefon açmama bakar hayallerin.
Bak, beni sınama. Tamam mı? Beni sınama.
Kimlere mahkum ettin bizi Ece, kimlere mahkum ettin.
- Alın buradan hanımefendi. - Sınarsan eğer, kırarım notunu bak.
- Buyurun beyefendi, kartınız. - Teşekkürler, sağ olun.
Bu aldıklarımızı bir yeme de, tamam mı, bir tanesi kalsın,
altına sıçana kadar eve koşturtacağım seni.
- Koşturtursun, eminim. - Ha.
- Zaten ishal olacaksın şimdi sen. - Hı hı.
Geç, geç.
[Erdal dil şaklatır]
Biraz içeceğinden de iç de, boğulacaksın, boğulacaksın.
- Mmm. - Nasıl bir yemek yemek ya?
Sen niye yemiyorsun, babacığım?
- Yemiyorum, ben yemiyorum. - Neden?
Ben sana soruyor muyum, sen neden yiyorsun diye? Değil mi?
Sormuyoruz birbirimize böyle şeyler. Hadi bakalım, sen ye, gidelim buradan.
- Güzel mi? - Çok güzel.
Bir tane patatesini alayım.
- Ya patatesimi niye alıyorsun? - Bağırma, bağırma.
Sayılıydı o ya, doymayacağım şimdi, niye aldın?
Bağırma, tamam, bir tane patates.
Neden aldın patatesimi ya?
Bağırma, bir tane patates aldım.
- Ben doymayacağım ama! - Saçmalama, doyarsın. Önüne baksana ya.
Ya, beyefendi. Neden bu çocuğa böyle davranıyorsunuz?
Patatesimi aldı!
Hanımefendi, ne yaptım? Bir tane patates aldım ya.
Ya ama niye ağlatıyorsunuz? Çocuğun yemeğini yemeyin.
- Bir patatesten ağlar mı bir çocuk? - Doymayacağım ama!
Doymayacağım diyor, bakar mısınız önüne? Şuna bakar mısınız? Bu, doymaz mı bununla?
Ama yani alamıyorsanız ben size menü alırım. Ellemeyin çocuğun yemeğini!
Ne münasebet canım? Allah Allah. Biz aldık, ödedik parasını. Lütfen.
- Patatesimi aldı… - Ah canım, ağlama.
Şımarıklık yapıyorsun, yapma şımarıklık. Tamam?
Bakın, böyle babalık olmaz. Sizden baba olmaz, kusura bakmayın.
Size mi soracağız hanımefendi? Lütfen! Haddinizi bilin!
Patatesim gitti…
Al patatesini de, salak salak ağlıyorsun.
- Buradan nereye gideceğiz? - Buradan eve gideceğiz, tamam?
- Neden? - Eve gideceğiz.
- Org alacaktık. - Almayacağım sana ben org falan.
- Ama iddiayı kaybettin. - Evet, kaybettim ama almayacağım.
- Alacaksın. - Almıyorum.
- Almıyor musun? - Almıyorum.
Bekle sen.
Bak.
- A, o ne ya? - Allah Allah, ne acaba?
Sen gizli gizli benim fotoğrafımı mı çektin, eşekoğlueşek?
Böyle manzara bulmuşum, çekmez miyim?
- Ver bakayım. - Yoo.
- Ver. - Niye veriyormuşum?
Oğlum var ya, seni bacaklarından tavana asarım ha!
- Alıyor musun? Al. - Akıllı ol.
- Ver bakayım telefonu, ver telefonu! - Bırak! Seni var ya…
A! Ne yapıyor bu adam ya?
- Bırak! - Beyefendi, ne yapıyorsunuz?
- Ya aldı telefonumu, yardım edin. - Ne yapıyorsun? Hadi yürü, Ogeday.
- Ya vurdu bana! - Şiddet uyguluyorsunuz çocuğa.
Ne şiddet uygulayacağım ablacığım, lütfen. Hadi Ogeday!
- Bakar mısınız? - Vurdu bana.
Saçma sapan işler yapmayın, lütfen!
- Ne oluyor? - Bir şey olmuyor ya!
- [kadın] Çocuğa şiddet uyguluyor. - Ogeday, hadi!
- Hayır, ben gelmiyorum! - Hadi Ogeday!
- Seninle hiçbir yere gelmiyor! - Nasıl gelmiyor ya?
Gelmiyor, bizimle kalıyor bu çocuk.
- Sen burada mı kalıyorsun? - Burada kalıyorum.
- Gelmiyor musun sen? - Gelmiyorum.
Gelme! Hanımefendi, burada kalsın. Başımla beraber ya!
Bunun adı Ogeday Özçelik, anasına babasına verirsiniz.
- Oldu, güle güle. - Hadi bakalım, sen kal burada.
- Sen burada kal, tamam mı? - Kalıyorum zate…
- A… Gerçekten gitti ya. - İyi misin?
[içeceği höpürtür]
Yani, Erdal Bey, hem çocuğu orada bir başına bırakın,
hem de telefonu yanınızda getirin.
Yani şimdi bu çocuk, annesine babasına nasıl ulaşacak? Hı?
Şimdi Melodi hanım, bakın, ben size şöyle açıklayayım,
bu telefon zaten benim elimdeydi,
ben, bu gayri ihtiyari elimde kalarak çıktım.
Çocuğunuzun telefonunu alarak çıkmadım. Bakın, çok açık söylüyorum.
Zaten ben bu yaşta bir çocuğa, böyle bir telefon alınmasına da karşıyım.
Ama yine de, telefon mevzusu, bu.
Ama, sizin oğlunuz,
orada, o restoranda, benimle birlikte gelmiş olmasına rağmen,
tırnak içerisinde, "Velisi", o an ben olmuş olmama rağmen,
beni dinlemedi.
Bir adet patates yüzünden, ortalığı velveleye verdi.
Bir adet patates ya, bakın bir porsiyon demiyorum.
Bir adet, adet.
Çocuğunuzun ebadını düşünün, bir de bir adet pom frit'i düşünün.
Bir ufak pom frit için ağladı çocuk.
Ve bağırdı.
Ve, orada bela bekleyen bütün kadınları da arkasına kattı.
Bir güruhla, orada linç kampanyası başlatıldı bana.
Yani beni orada öyle bir konuma koydu ki, sanki ben onu kaçırmışım da,
ailesinden fidye istemeden önce hamburger yediriyormuşum gibi.
Ben dedim ki, Ogeday, gel buraya. Ben dedi, tanımıyorum bu adamı.
Baban mı diye soruyorlar,
ben evet diyorum… Hani babalık yapıyoruz ya o gün, o an.
Bu diyor ki bana, Hayır, bu benim babam değil.
Ben tanımıyorum kendisini, gibi ifadeler kullanınca,
beni parça pinçik edeceklerdi orada ya.
Benim kolumu, bacağımı kıracaklardı.
Belki de ben çolapa kalacaktım şimdi.
Evet, zor bela attım kendimi dışarı.
Ece Hanım, size de çok kırgınım yani.
Hayır, ben Erdal Bey'e emanet etmiş olsam, değil mi?
Hani, sizi orada tembihlemem.
Maalesef, maalesef, ama ben de Erdal'ın bir çocuğu, tek başına,
hamburgercide bırakabileceğini, hiç düşünmedim, Erdal!
O bir çocuk, Erdal! Çocuk!
Yahu anlıyorum, çocuk da, laf dinlemeyen bir çocuk.
Yani, ben tabii ki isteyerek bırakmadım.
Ben çıkarken, kendisine üç dört defa, "Ogeday, gel buraya! Ogeday, buraya gel!"
Gözlerimi de böyle yaptım, ağzımı da böyle yaydım.
"Ogeday gel buraya! Ogeday buraya gel!
Erdal Bey!
Aynen böyle hareketlerde bulundum. Beni, bu hâllere soktu bu çocuk.
Benim oğlum yani, köpek mi?
Ben köpek mi dedim hanımefendi sizin oğlunuza?
Ama, "Gel, gel, gel." diye çağırırsanız…
E, insan da gel diye çağırılır hanımefendi,
ben Ece'yi de gel diye çağırıyorum.
Ben, Ogeday, gel yat, bir pati ver.
- A! - Göbek kaşıt, falan demedim ki.
- Bir ölü taklidi yap, demedim. - Çok ayıp, çok ayıp!
Gel, ödül bisküvini al, demedim ki çocuğunuza yani.
Çok ayıp. [dil şaklatır]
Ama, bakın ama, ben bu tavrınızdan anlıyorum ki,
benim yapmam gereken şey,
Ogeday'ı o kolundan tutacaktım ben, tamam mı?
Hı?
Bağıra çağıra, sürükleye sürükleye, bir tane de ağzına yapıştıracaktım.
Ay, yok artık!
- Onu oradan sürükleye sürükleye… - Saçma sapan konuşma artık!
- Hayır, böyle mi yapsaydık? - Bir de yapsaydınız.
Ha bir de böyle mi yapsaydım diyorum ben işte.
Ben, yanlışı yapmamak için onu bıraktım orada.
Anlatabiliyor muyum?
Psikologları dinledim, çocuk gelmezse, komutunuza uymazsa, bırakın diyor.
Ben de arkamı döndüm, gittim. Ama çocuk psikoloji de tanımadığı için,
psikolojisi bozuk bir çocuk, gelmedi arkamdan. Ben ne yapsaydım?
Yanlış olmasın diye bıraktım ben.
Çocuk beni yanlış anlamasın diye bıraktım. Ama görüyorum ki, onun da bir kıymeti yok.
Erdal Bey, artık yeter, saçmalamayın lütfen.
Bak Erdal, ben sana bir şey söyleyeyim mi?
Bak iki saattir burada sessiz sessiz dinliyorum seni.
- Evet. - Dişe dokunur hiçbir şey söylemedin.
Saçma sapan şeyler söylüyorsun. Kusura bakmayın.
Senin yapacağın tek şey, bu insanlardan bir özür dilemek.
- Evet. - Erdalcığım. Tek şey bu, özür.
Tamam, ben özür dilemesine dilerim, özürde sıkıntı yok. Ben özrü dilerim.
Ama ondan önce size ben bir şey sormak istiyorum.
Buyurun, Erdal Bey.
Sizleri ilk gördüğümden beri aklıma takılan bir soru.
Belki eşime bile açmadım.
Hayırdır inşallah?
Ogeday, sizin öz çocuğunuz mu?
[dil şaklatır]
Ne münasebet, Erdal Bey, ne saçmalıyorsunuz siz?
- Çok ayıp! - Bakın, herkes bunu konuşuyor.
- [Melodi] A! - Ben size söyleyeyim.
Bir de herkes konuşuyor?
Apartman yönetim toplantısında,
icra imzaları atıldıktan sonra, siz terk ettiniz.
- Taner Bey. - Evet.
Herkes sizin arkanızdan gıybet yaptı. Yedi numara, beş numara.
- Yok artık. - Tabii.
İki minyon yapılı insan.
Yani ikinize bakıyorum, bir de Ogeday'a bakıyorum.
İskandinav bebesi gibi. Yani, besili bir somon gibi çocuk.
Bu çocuk kuzeyli, sizinle alakası yok.
Doğru, kuzeyliyiz, kuzeyliyiz Erdal Bey biz.
- Kuzeyliyiz, has kuzeyliyiz. - Nasıl yani?
Benim dedem, Melodiciğim, hatırlarsın, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra
Oslo'dan kalkıp, Danimarka üzerinden, Bağcılar'a geldi benim dedem.
- Allah Allah. - Tabi. O zaman Bağcılar, Bağcılar değil,
ama Bağcılar'a geldi. Bağcılar'da, Kuzey Işıkları Marketi'nin kurucusudur.
- Marketçilik yaptık biz yıllarca. - Bağcılar'da, Norveç mahallesi mi var?
Norveç mahallesi var, Nordik Mahallesi diye geçer hatta.
Tamam, ben o zaman şüphelerimden arındım. Tamam, çocuk demek ki…
- Bir şey mi ima etmeye çalışıyorsunuz? - Hayır, estağfurullah.
Ama siz yani bakın, siz beyin cerrahısınız.
- Siz, Dil Tarih'de profesörsünüz. - Evet.
Oğlunuz, yanarlı dönerli piyanoyla, pavyoncu gibi şarkı çalıyor.
- Ne alakası var? - Size normal geliyorsa…
- Ne sakıncası var? - Olabilir.
Yani bakın, Ece, 1.50. Bizim, bununla çocuğumuz
iki metre on santim olursa, ben Ece'ye hesap sorarım.
- Ben anlamadım. - [Ece] Yok, Erdal…
- Bir şey mi söylemeye çalışıyorsunuz? - Hayır, hayır.
- Olur mu böyle bir şey, Ece Hanım? - Valla kusura bakmayın. Biraz artık konu,
Şey oldu, saçmalıyor Erdal. Erdalcığım, sen artık özrünü dile.
Erdal Bey. Artık bütün bu saçmalamaları bir kenara bırakalım.
Ece Hanım'ın dediği gibi, bir özür gerekiyor.
Ama, bizden değil, Ogeday'dan.
- Anladım. - Benim oğlum, çok hassas bir çocuk.
Kalpten kalbe iletişim kurmayı çok sever.
- Ogeday mı? - E, tabii.
Tabii. Benim oğlum böyle bir çocuk.
Göz göze kontak kurarak, lütfen, ondan bir özür dilerseniz,
bu konuyu kapatmış oluruz.
Tamam o zaman, çağırın dileyeyim, özür dileyeyim kapanıyorsa konu.
Ogeday! Oğlum gel bakayım!
Bakın, siz de gel diye çağırdınız. Bakın siz de, gel dediniz.
- Köpek mi oldu şu anda? - Ben, "Ogeday, gel, gel, gel." demedim.
Ben de, "Gel Reks, gel bakalım, gel Kont." falan demedim ki.
- Bir de öyle deseydiniz. - "Ogeday, gel." dedim ben de.
- Saçmalamaya devam ediyorsunuz ama. - Gel, oğlum.
Oğlum, Erdal amcan şimdi senden özür dileyecek,
ama göz kontağı kurarak.
Tamam anneciğim, ama ben Erdal amcayla baş başa kalmak istiyorum.
- Harika. Baş başa kalsınlar. - Yok, gerek yok ya.
Biz çıkalım, Melodiciğim.
- E, o zaman ben de kalkayım. - Tabii.
- Gitme ya. - Konuşsun çocuklar.
- Saçmalamayın ya. - Lütfen, lütfen, buyurun.
- Niye baş başa kalıyoruz ya? - Gel oğlum, oturun.
Evet, kaldık baş başa.
Konuşalım bakalım erkek erkeğe.
Konuşalım, Ogeday efendi. Bak koçum,
ben, senin öyle parmağında oynattığın anana babana benzemem, anladın mı?
Siz burada tablet bebesiyken,
ben senin yaşında, sokakta maytap patlatıyordum,
araç lastiği kesiyordum, bıçakla. Anladın mı?
O yüzden, ya bu deveyi güdersin,
ya bu diyardan gidersin.
Bunu da o kızıl kafana sok.
Sen de eğer Ece ablayla evli kalmak istiyorsan,
beni hoş tutacaksın, benim kurallarıma uyacaksın.
Bana saygı duyacaksın.
Lan senin elinde hiçbir şey kalmadı ki.
Ben bütün fotoğrafları sildim, sen neden bahsediyorsun?
Sen öyle san, hepsini cloud'a yükledim, internet ortamında saklıyorum.
Vay eşekoğlueşek…
Bak, iki hafta içinde orgum geldi, geldi.
Eğer gelmezse, arkasına müzik koyarım,
fotoğrafları video hâlinde, anonim hesaplardan piyasaya sürerim.
Ah! E…
Tamam lan, ver elini.
Yalnız bir şey diyeceğim, şu iki haftayı gel iki ay yapalım.
Çok sıkışığız be, ödemeler var gözünü seveyim.
Maksimum bir ay yaparım.
Lan ne bela bir bebesin sen. Tamam, tamam, anlaştık.
- Anlaştık mı? - Tamam lan, anlaştık.
Anne! Biz barıştık!
Ece! Biz barıştık!
Benim bu evde bir tek kuru mama, bir de Playstation, başka bir şey…
Erdal, bakar mısın?
- Efendim? - Pardon, pardon.
Fındığa gidiyordun sen yazları ya.
İki tane donun var, değiştirip değiştirip giyiyorsun.
- Nereye harcıyorsun bu iç giyim? - Ay sen vallahi artık…
[Hıdır] Lan! Hayırdır lan!
Bir daha, baştan.
He, la!
Beybisi, beybisi, beybisi, gel!
Oğlum, niye böyle dolmuşçu gibi bağırıyorsun, Erdal?
- Götümü mü keseceksin? - Duydun mu?
A, saçma sapan şeyler ya!
- Sen doğru düzgün konuşacaksın! - "Abi, mabi" ne bu ayaklar ya?
Saçmalama…
Birincisi.
İyi dayandım, değil mi?
Benim etime şak şak vursunlar, ben bunu istiyorum.
Ben şu an…
- Ece'nin arkasından geç. - Bir dakika, sinirim bozuldu.
Evet, evet, evet! A bravo!
Pişman değilim.
- Ne oldu? - Erdal!
Annen mi vefat etti?
Tövbe, ya Rabbi.
- Ben… - Hayır.
- Ece. - Erdal çek elini.
Bakar mısın?
Ece.
Ay çok huylandım.
- Erdal ne yapıyorsun ya? - Bir bak ya.
[çekim ekibi konuşmaları]
Allah'ım ne olur, lütfen.
Aşkım bakar mısın?
Ece, bakar mısın?
Çok gıdıklanıyorum, ne yapacağım?
Söyle Erdal… Pardon, tamam.
Pardon, pardon.
Hocam, sardalyayla besliyorum.
[film ekibi] Elleri göremedik. Biraz daha geniş…
Neden çocuk? [deniz aslanı taklidi yapar]
Ne oldu senin ağzına?
Başka bir yol da belki bulabilirdim.
Pardon.
Kesinlikle.
Bakın, o da yanlış!
Çok yanlışsınız Ece…
Ben yanlış yapmaya yeltenmeyeyim diye,
onu bıraktım buraya geldim.
Ay özrünüz…
Karşıyaka'da radyoaktif bir yer mi var?
Ogeday hemen gel buraya!
Ogeday gel buraya!
- Böyle yaptım çocuğunuza. - [film ekibi] Gülmeyin!
Acaba o yanlış, bu yanlış mı diyorum.
[film ekibi] Seda elini…
Efendim?
[film ekibi] Tekrar alıyoruz, evet.
Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.