All language subtitles for Vir.Das.Losing.It.2018.720p.WEBRip.x264-[YTS.AM].tur

af Afrikaans
ak Akan
sq Albanian
am Amharic
ar Arabic
hy Armenian
az Azerbaijani
eu Basque
be Belarusian
bem Bemba
bn Bengali
bh Bihari
bs Bosnian Download
br Breton
bg Bulgarian
km Cambodian
ca Catalan
ceb Cebuano
chr Cherokee
ny Chichewa
zh-CN Chinese (Simplified)
zh-TW Chinese (Traditional)
co Corsican
hr Croatian
cs Czech
da Danish
nl Dutch
en English Download
eo Esperanto
et Estonian
ee Ewe
fo Faroese
tl Filipino
fi Finnish
fr French
fy Frisian
gaa Ga
gl Galician
ka Georgian
de German
el Greek
gn Guarani
gu Gujarati
ht Haitian Creole
ha Hausa
haw Hawaiian
iw Hebrew
hi Hindi
hmn Hmong
hu Hungarian
is Icelandic
ig Igbo
id Indonesian Download
ia Interlingua
ga Irish
it Italian
ja Japanese
jw Javanese
kn Kannada
kk Kazakh
rw Kinyarwanda
rn Kirundi
kg Kongo
ko Korean
kri Krio (Sierra Leone)
ku Kurdish
ckb Kurdish (Soranî)
ky Kyrgyz
lo Laothian
la Latin
lv Latvian
ln Lingala
lt Lithuanian
loz Lozi
lg Luganda
ach Luo
lb Luxembourgish
mk Macedonian
mg Malagasy
ms Malay
ml Malayalam
mt Maltese
mi Maori
mr Marathi
mfe Mauritian Creole
mo Moldavian
mn Mongolian
my Myanmar (Burmese)
sr-ME Montenegrin
ne Nepali
pcm Nigerian Pidgin
nso Northern Sotho
no Norwegian
nn Norwegian (Nynorsk)
oc Occitan
or Oriya
om Oromo
ps Pashto
fa Persian
pl Polish
pt-BR Portuguese (Brazil)
pt Portuguese (Portugal) Download
pa Punjabi
qu Quechua
ro Romanian
rm Romansh
nyn Runyakitara
ru Russian Download
sm Samoan
gd Scots Gaelic
sr Serbian
sh Serbo-Croatian
st Sesotho
tn Setswana
crs Seychellois Creole
sn Shona
sd Sindhi
si Sinhalese
sk Slovak
sl Slovenian
so Somali
es Spanish
es-419 Spanish (Latin American)
su Sundanese
sw Swahili
sv Swedish
tg Tajik
ta Tamil
tt Tatar
te Telugu
th Thai
ti Tigrinya
to Tonga
lua Tshiluba
tum Tumbuka
tr Turkish
tk Turkmen
tw Twi
ug Uighur
uk Ukrainian
ur Urdu
uz Uzbek
vi Vietnamese
cy Welsh
wo Wolof
xh Xhosa
yi Yiddish
yo Yoruba
zu Zulu

Original subtitles

NETFLIX ORİJİNAL STAND-UP KOMEDİSİ

Aklımın yüzde seksenini kaybettim.

Çok özgürleştirici.

Yüzünüzdeki ifadeyi görmeniz lazım.

SAN FRANCISCO

REGENCY SALONU

www.OpenSubtitles.org ile bugün bağlantı kurun ve ürününüzün ya da markanızın reklamını burada yapın.

İyi akşamlar San Francisco. Heyecanlı mısınız?

Güzel. Benim adım Vir Das.

Bu gece çok güzel zaman geçireceğiz. Çok heyecanlıyım.

Harika olacak.

Artık böyle konuşuyorum.

Köklerimi benimseyip komedimi

daha hakiki Hint stand-up'ı yapma vakti gelmişti.

Çakma Amerikan aksanından daha Hint işi ne olabilirdi ki?

Anladığınızı sanmıyorum.

Bu gece tarih yazma şansım var.

Var. Kaliforniya'ya gelip sonra da

ayrılan ilk Hint olabilirim.

Daha önce ayrılan yok.

Çünkü siz kalıyorsunuz.

Onlar sizi atana kadar.

Yani haberlere göre üç haftaya atmış olurlar.

2002'de Amerika'da çalışıyordum.

Çok iyi gitmedi, ben de kahverengi diyarlara geri döndüm.

Sonra da, açıkçası 15 yıl boyunca sizi hiç düşünmedim,

çünkü Amerika'da bulup Hindistan'da bulamayacağım

hiçbir şey yok.

Sonra da hükumet dana etimi yasakladı,

ben de dedim ki, "Uluslararası bir kariyer çok da kötü olmayabilir"

Yanlış olmasın. Buraya sırf et için geldim.

Son birkaç yıl iyiydi. İlk dünya turuma çıktım.

Tüm dünyayı gördüm.

Evet, dolaştım.

Dünyanın 33 ülkesinin ortak noktasını bilmek ister misiniz?

Söyleyeyim mi?

İki şey. Bir, o 33 ülkenin hepsinde mastürbasyon yapmış bulunuyorum.

Sağ olun.

Otel zincirlerinin Cengiz Han'ı gibiyim.

DNA'm her yerde.

Otelinizdeki yatak akıllı süngerdense, o akıl benim.

İki, dünyada nereye gidersem gideyim

insanlar aynı şeyi söylüyor.

"Aman Tanrım, Hint misin?

Hintlere bayılırım, çok akıllılar.

Hintliler, çok akıllısınız be."

Bu da bana dünyanın kalanının o kadar akıllı olmadığını düşündürüyor.

O sorunun cevabı yok.

Birisi "Hintler çok akıllı" dediğinde,

yapabildiğimiz tek şey "Namaste" ve "Evet." demek.

"Peki."

Çünkü hepimiz gerçeğin farkındayız, değil mi?

Gerçekte Hindistan'ın yüzde 20'si akıllı.

Yüzde 80'i de o kadar aptal ki pasaport bile vermiyoruz.

Hindistan'ın yüzde 80'i aptal esprili tişörtler giyen insanlar gibi.

Hindistan kısaca bu.

Gerçekte sadece yüzde 20'si akıllı

ama önemli olan nüfus, oradan kazanıyoruz.

Çünkü Hindistan'ın yüzde 20'si, çoğu ülkenin yüzde 98'ine denk geliyor.

İstatistiksel olarak Hintler daha akıllı değil.

Sadece daha fazla akıllı Hint var.

Ve bu espriyi anlamanız zaman alıyorsa...

...yüzde seksendesiniz.

Ve dünyanın ilerlemesi için sizin gitmeniz gerek.

Bence öyle.

Dünya ilerleyecekse

bizim, bunun her şeyin, herkesin yüzde 80'inin gitmesi gerek.

Aynı 80/20 oranı size de geçerli. Amerikalılar ve İngilizce.

Ülkenizi bir düşünün. Yüzde sekseniniz Amerikanca konuşuyor.

Ama eminim ki yüzde yirminiz İngilizce konuşuyor.

Ve aradaki farkı anlamıyorsanız...

Amerika'yı tekrar harika yapacak kişisiniz.

Eminim. O kişi sizsiniz. Sizin sayenizde olacak.

Kurun o duvarı.

Ama günümüz dünyasında İngilizce bilmemize gerek yok

çünkü sosyal medya var.

Sosyal medyadakilerin yüzde sekseni "sosyal" ya da "medya" yazamıyor.

Onlarla iletişim kurmayı çözerseniz,

dünyanın her ülkesinin başına geçebilirsiniz.

Yeni strateji bu. Bir lider veya marka, bize üç dört kelimelik kötülük sunuyor.

Anında hipnotize oluyor, büyüleniyor, katılıyoruz.

Tek gereken bu. Üç dört kelime.

"Amerika'yı Harika Yapalım, O Duvarı Kuralım, Orospuyu Hapse Atalım."

"McDonald's Gibisi Yok." "Siz Buna Değersiniz."

"Liyo to Jio." "Abki baar Modi sarkar."

Hemen katılıyoruz.

Ama...

Twitter'da her gün bana milliyetçilik karşıtısın,

hamiyetsizsin, hainsin,

Hint değilsin,

diyorlar, ben de diyorum ki "Aynen öyle!"

Çünkü, yüzde seksen Hintim ama yüzde yirmi Afrikalıyım.

Evet. Düşündüğünüz şeyi de biliyorum, "Vir, hangi yüzde 20?"

Söyleyeyim.

Çocukluğum. Afrika'da büyüdüm.

Lagos, Nijerya'da, ama "Afrika" dediğimde

önce aklınızdan ilginç şeyler geçiyor, değil mi?

"Afrika" dediğim anda...

...ama ondan sonra da...

kabileler, doğa, yabani hayat geliyor aklınıza veya sıtma.

Ailem Afrika'ya 80'lerin başında gitmiş,

o aralar Hintler Afrikaya altın, elmas,

petrol için gidiyormuş, bir de sıtma.

Sıtma Afrika'dan hiç gitmedi.

Afrika McDonald's ise sıtma da patates kızartması.

Her şeyin yanında sıtma da var.

McDonald's ile sıtmayı karşılaştırarak biraz haksızlık yaptığımın farkındayım.

Yani, sıtma tedavisi olan bir hastalık.

Ama...

Afrika'daki Hintler çok zengindi.

Elektrikli çitle kaplı bir evimiz vardı. Her Hintin vardı.

Kapımızda 7/24, elinde AK-47 otomatik tüfekli bir koruma vardı. Güvenlik.

O kadar güvenliğe ulaşmak için Hindistan'da kaç kişi öldürmeniz

gerek biliyor musunuz?

Pardon, espriyi yanlış söyledim.

Bir saniye, bir daha yapayım.

Hindistan'da öyle güvenlik için ne kadar kıdemli bir siyasetçi olmanız...

Sonra da bir haftada her şeyi kaybettik.

Bir diktatör vuruldu, hükumet değişti, gurbetçiler kaçtı

ve birden bire ilk kez fakir kaldık.

Hem de fakirliğin en kötüsü.

Yeni fakirlik.

Çünkü normal fakirlikte sorgulamıyorsun ki.

Sorguluyor musun? Hayır, kabulleniyorsun.

Sen fakirsin, ben fakirim, şehir merkezine paramız yetmez.

San Jose'de yaşıyoruz. Kabulleniyorsun...

Ama yeni fakir olmuşsan eksik olanı hatırlatacak şeyler oluyor.

Açıklayayım. Lagos, Nijerya'da dokuz yatak odalı bir evden

Noida, Delhi'de yedi yatak odalı bir eve geçtik.

Ama sadece bir odalık mobilyamız vardı.

Altı tane boş yatak odası olan bir evde yaşamak nasıl biliyor musunuz?

Birini görürseniz direkt hayalet olduğunu düşünüyorsunuz.

16 yaşındaydım.

Bir erkek çocuğunun 16 yaşında kendi odası olması ne kadar önemli biliyor musunuz?

16 yaşımızda her gün kendi kilomuz kadar sperm üretiyoruz.

Hint erkekleri, hiç mobilyasız boş bir odada otuz bir çektiniz mi?

Oturacak bir şey lazım, değil mi?

Yapısal.

O ekstra kızı da düşünürsünüz de bacaklar pes ederse diye.

Ne dediğimi biliyorsunuz.

Yoga ustası gibi odanın ortasında

çekmeyi öğrenmem gerekti.

Feng Şui ustası gibi.

Aynı orgazmda Vastu da tathastu da.

Ortamı hissediyor insan.

İşim bittiğinde spermimi hiç bulamazdım.

Yerler İtalyan mermeriydi.

Ondan beri seks yaparsam kızı kuzeye baktırıyorum.

Babam kahramanım.

Babam Mercedes S-Class'den,

bir Alman mühendisliği mucizesinden,

Maritu 800'e geçti.

Anlamayanlar için, o araba bildiğin patenin bir üstü.

Ama babam kahramanım, çünkü o zorlukta bile iyimserliğini hiç kaybetmedi.

O boktan arabayı almaya gittiğimiz gün

çok heyecanlı davrandı.

Ailesinin de araba için heyecanlanmasını sağlayacağını biliyordu.

Maruti'dekileri bile o araba için ilk kez heyecanlandırdı amına koyayım.

Bayağı içeri girip gösteri yaptı. "En üst modeliniz bu mu?"

"Evet!"

"En üst model olmasını sağlayan ne?" "Efendim bunun dört tekeri var.

Ayrıca sunroof da var."

"Gerçekten mi sunroof görmüyorum ama." "Evet efendim ama tavanı tenekeden.

O kadar ısı tutuyor ki güneşin merkezinde oturuyormuşsunuz gibi geliyor.

İki tane sinyali var efendim, sağ ve sol.

Sağ şöyle.

Ve altı vitesi var."

"Gerçekten mi? Ben dört gördüm."

"Aynen öyle. Birincisi,

ikincisi...

üçüncüsü...

üçüncüsü...

üçüncüsü...

ve dördüncüsü.

Klimayı açmamı ister misiniz efendim?

"Kesinlikle."

Annemin iş bulması gerekiyordu. Öncesinde hiç çalışmamıştı

Hindistan'da iyi İngilizce konuşan kadınların yaptığı tek işi yaptı.

Doordarshan kanalında haber sundu.

Anlamayanlar için, Doordarshan buradaki CNN gibi ama güvenilir.

Hiç eğitim ya da deneyimi olmadan,

annem bir haftada Doordarshan'ın en iyi haber sunucusu oldu.

Bir haftada.

O zamanlar Doordarshan'ın İngilizcesi o kadar kötüydü.

Mülakatta ne oldu hiç fikrim yok.

"Bayan Das, 'epsino-cage' kelimesini telaffuz eder misiniz?"

"'Espionage' mı yani?"

"İşe alındınız hanımefendi!

On yıldır çözmeye çalışıyoruz."

Okul değiştirdim.

Hindistan'ın en iyi özel yatılı okulu olan Sanawar'daki Lawerence Okulundan...

Evet, hasarlı ürünler burada...

...oradan...

Sanawar'daki Lawerence Okulundan, Delhi Devlet Okuluna.

Harika bir geçişti.

Ortak dili İngilizce olan bir okuldan,

orta seviye İngilizce konuşulan bir okula geçtim.

İsim, zamir, fiilden; göğüs, omuz, kol kasına geçtim.

Shakespeare, Byron ve Keats'den "He, hatun, he!" 'ye geçtim.

Sınavları beceremezdim.

Delhi Devlet Okulunda sınavlarım o kadar kötüydü ki

ilk veli toplantısında öğretmen ebeveynlerimi oturttu ve dedi ki

"Bay...

...ve Bayan Das...

...Vir'in düzeltilmesi...

...gereken...

...sorunları var."

Ebeveynlerimle çok yavaş konuştuğunu fark ettim.

Çünkü sanırım aptallığın ailemden geldiğini sanmıştı.

Olay şu ki, aptal değilim, sadece disleksim var.

Disleksi ne biliyor musunuz?

Okuma-yazma bozuluğu. Harfleri karıştırıyorsun.

Ben okuldayken öyle bir şey yoktu.

Aileme gidip "Anne, baba disleksim var." desem

derlerdi ki "Sus, erkek erkekle olmaz."

Ama...

Bu arada disleksiniz varsa gey olmak harika bir seçim.

Bir de LBGTQ, disleksisi olan bir çocuğun yazmaya çalıştığı zor bir sözcük gibi.

"Lazanya" falan gibi...

..."logaritma".

Hâlâ el yazısı yazamıyorum. Benim için büyük bir sorun.

Harfleri birleşik yazamıyorum.

Tipik bir Hint annesi olan anneme söylediğim ilk seferi hatırlıyorum,

dedim ki, "Anne birleşik harf yazamıyorum."

Dedi ki "Önce harfleri tek tek yazıp

sonra bağla o zaman."

"Çünkü ödev yazıyorum anne, otoban tasarlamıyorum amına koyayım."

Yani tüm sınavlarda büyük harfle yazmam gerekti

12. sınıftaki son sınavımda İngilizce'den 100 üstünden 52 aldım,

cevaplarım doğru olsa da.

Bence hoca kağıdımı okurken ona bağırdığımı sandığından dolayı.

Kağıdımı okuyor,

"Krishna'nın reankarnasyonları Hint mitolojisinin asıl çizgisini temsil eder!"

"İyi bir noktaya değinmişsin ama tavrını beğenmedim."

Çünkü o zamanlar boş yere sinirle bağıran Hintler garip duruyordu.

Şimdi seçim stratejisi.

Bu yıl dinimin yüzde seksenini kaybettim.

Bence sebebi de Tanrı'ya inanmaya başlamam.

Tanrı'nın çocuklarda, doğada, hayvanlarda,

kısaca tapınak, kilise ve cami dışındaki her yerde olduğuna inanıyorum.

Böyle olduğuna inanıyorum.

Çünkü...

Bence o yerlere gitmiyordur.

Nedenini açıklayacağım.

Hiç selfie çeker misiniz?

O fotoğrafta nasıl iyi çıkacağınızı bilirsiniz, değil mi?

Ama telefonu arkadaşınıza verirseniz fotoğrafın içine sıçar.

Batırır. Neden?

Çünkü senin iyi çıktığın doğru açıyı bilmiyor.

Bence Tanrı için o arkadaş insanlar.

Hep Tanrı'nın görünüşünü batırdık

çünkü doğru açısını anlamıyoruz.

Sembolik ve görsel olarak.

Bence İsa bir kiliseye ilk girdiğinde

demiştir ki, "Bu ne lan?

Kim çizdi lan bunu? Leonardo, sen mi? Gel buraya.

Oğlum bu ne lan?

Kim o üzgün, sıska herif? Bu şekil ne lan?

O haccı üç gün karbonhidrat yemeden taşıdım be.

Bir kol kası çizemedin mi, yavşak?"

Hindular için de, bence bizim Tanrımız Ganesha tapınağa girdiğinde

demiştir ki, "Bu ne amına koyayım?

Yarı insan yarı filim.

Kahverengi ve griyim. Bu renkler ne iş?

Kafanız mı güzel?

Bu ne? Disney'nin Hinduizmi mi? Hayırdır?"

Müslümanlar için, bence Muhammed'in ilk camiye girdiğinde dediği...

Muhammed nasıl görünüyor bilmiyorum, siz?

Kimse bilmiyor. Her çizmeye çalıştığımızda biri vuruluyor. Unuttunuz mu?

O espriyi yapmayacağım. Je suis korkuyorum, tamam mı?

O espriden nasıl korktuğunuzu hissettim.

Bakın, bence dünya barışı olan bir gelecek

politikadan veya ekonomiden gelmeyecek.

Dinlerden gelecek.

Dünya üzerindeki her din eğlenmeyi ve rahatlamayı öğrendiğinde

bu gezegen barışçıl bir yer olacak.

Hemfikir miyiz?

Özellikle iki din. Hristiyanlık ve İslam.

Bir aranızı düzeltin be.

Bence Hindular olarak bunu deme hakkımız var.

Çünkü Hindular ikinizin garip ayrılığı

arasında ortada kalmış ortak arkadaşınız gibi.

Ve bence bu barışı sağlayabilecek dünyadaki tek ülke sizsiniz.

Amerika.

Yapabilirsiniz.

Amerika olarak sadece yapmanız gereken

tarih boyunca çok güzel yaptığınız şeyi yapmanız gerek,

yabancı yemekleri çalmak.

Bir araya getirin, aptal Amerikan versiyonunu yapın.

Dünyada bir barış dini görmek istemez miydiniz?

Hanımlar ve beyler, istemez miydiniz?

Müslümanlar ve Hristiyanların

bir araya gelip birlikte ibadet ettiği bir barış dini.

Hanımlar ve beyler, karşınızda "Hrislam."

Bir nefes alın.

"Hrislam" harika bir din.

Hani Hristiyanlarda Pazar var ya,

Müslümanlarda da Cuma ya

"Hrislam" 'da Cumartesi var.

Cumartesi kalkıp "camiseye" gidiyorsunuz.

"Hrislam"'da harika bayramlar da var. "Ramaz-kalya" var.

Bahçeye çikolatadan keçi saklıyorsunuz. Çok güzel.

Şükür Günü var...

...kara çarşafa hindi sarıyorsunuz.

Ve en sevdiğim, Cadılar Bayramı, "Helal-oween."

"Helal-oween" çok eğlenceli.

Yani Hristiyanlar ve Müslümanlar

onları korkutan şeylerin kılığına giriyor.

Yani Hindular.

Sonra da "camisede" ortak ibadet var.

Ortak ibadet çok güzel bir şey.

Göklerdeki Babamız...

Göklerdeki... Allahu Ekber.

Adınla kutsansın...

Yallah kutsansın...

Bu mübarek günde

pidemizi bahşet.

Affederken,

bize Hamas'lık yapanları.

Hallelu...

yalla-a-a-ah!

Sonra da Sonu Nigam rüyasından uyanır.

Rahatlayıp dinden bahsedersek, din nedir?

Çok eski bir çizgi roman. Süper kahraman hikayesi.

Müslümanlar, Batman, Allah gibi.

Hristiyanlar, İsa da Superman gibi.

Tek kahramanlı çizgi romanlar.

Ama Hindularda...

...biz Avengers'ı yarattık lan, değil mi?

Size sıra gelmeyecek mi sandınız?

Hinduizm bundan ibaret. Avengers. Bir sürü karakter var.

Kimse de senaryoyu anlamıyor.

Ve... inek yemeyin.

Ne dersek diyelim, hiçbir kısmını anlamıyoruz.

"İnek yemeyin." diye bitiriyoruz.

"İnek yemeyin." bizim "Despacito'muz".

Hep daire çizip ona geri geliyoruz.

Ve bayağı inek yemiyoruz. Bu konuda acayip ciddiyiz.

İnek yemektense insan yemeyi tercih ederiz.

100 yıl sonra Hindistan, üç yemek artığı Hindu ve 27 milyon inekten ibaret olacak.

Dindeki saçmalıkların yüzde seksenini kaldırsanız,

bayağı güzel bir hikaye kalıyor.

Kalan o.

Yani, Hinduizmde inanılmaz hikayeler var.

Burada Ramayana'yı okuyan kim var? Okuduysanız alkışlayın.

Okumayanların okuması lazım.

Dünyanın en güzel hikayelerinden biri.

Bu akşam, San Francisco'da olduğumuz için...

...izninizle...

Amerika'ya Ramayana'yı anlatmak isterim.

Hayır! Hop!

Susun amına koyayım!

Gösteriden sonra blog falan yazarsanız hapse girerim.

Yasalar açık ve net.

Ramayana hakkındaki gerçekleri çarpıtırsam hapse girebilirim.

Çarpıtmayacağım.

Ağzımdan çıkacak tek şey gerçekler.

Ve gerisini de sessizce anlatacağım.

Amerikalılar için Ramayana destanını bir özetleyelim.

En baştaki tanrımızın adı Ram.

Karısı, baş tanrıçamız Sita adlı bir kadın.

Ram ve Sita birlikte ormanda yaşarlar, kaç yıl?

14 yıl. Onları koruması için Ram'ın kardeşi Lakshman'ı yanlarına alır.

Yani Ram, Lakshman ve Sita 14 yıl ormanda yaşar.

Gerçek bu.

Amerikanlar anlıyor mu? Ram, Lakshman, Sita, 14 yıl ormanda.

Bir gün, gecenin bir yarısı

Ram ve Lakshman ormanda altın geyik avındadır,

Ram'ın elinde de Lord Shiva'nın verdiği ulu yay vardır.

Gecenin bir yarısı, Ravan adlı bir iblis Siva'yı kaçırır.

Sita kaybolur.

Ram sinirlenir. İşler boka sarar.

Ramayana destanı bu.

Gerçek!

Bir de...

Lakshman'ın ormandayken 14 yıl boyunca uyumadığını biliyor muydunuz?

O işten haberiniz var mı?

Uyanık kalmış.

Sita için ne kadar garip ve korkutucu bir durum bu, düşünsenize.

Gecenin bir yarısı uyanıyorsunuz, herifin biri...

"Selam!

Günaydın. Rahat uyuyor musun?"

"Ram, garip kardeşini buradan çıkarır mısın?

Aslında var ya, ormana git, geyik getir.

Altın olsun. Niye? Delhi kızıyım ben..." O da gider.

Şimdi... San Francisco, dikkatli dinleyin.

Ormanın dibinde çok güzel, altın bir geyik görürler.

Ram der ki, "Dur...

Geyiği okla vuracağım."

"Ram...

"Ne?"

"Shiva verdi yayı, anladın mı?"

"Geyiği vur."

"Sizi görüyorum."

"Bu ne malı?"

"Shiva verdi."

Dinden zırvayı kaldırırsanız,

dininizin yüzde seksenini kaybederseniz

kalan şey güzel bir hikaye oluyor.

Dedemden dolayı güzel hikayelere bayılırım.

Ona "Baba" derdim.

Tanıdığım en güzel hikaye anlatan kişiydi.

Onu geçen sene kaybettim. Hayatımın en üzücü günüydü.

Ertesi gün yapabildiğimiz tek şey

ne güzel hikayeler anlattığına dair hikayeler anlatmaktı.

Yas tutmak ve açıkçası intihal yapmanın muhteşem bir karışımıydı.

Ve hikayelerinin en güzel yanı da onunla konuşmaya çalıştığınız şeyle

hiçbir alakaları olmamasıydı.

Öylece anlatmaya karar verirdi.

İlk kalbim kırıldığında 16 yaşındaydım.

Koşarak yanına gittim. "Baba, Saba beni terk etti. Ne yapmalıyım?

Dedi ki, "Bir gün babanı ağaca bağlayıp dövdüm.

Bir ara susadım, eve gittim, limonata içtim,

geri geldim, biraz daha dövdüm."

Soruma uygun bir cevap değil

ya da düşündüğünüzde her soruya uygun bir cevap

çünkü o anda ayrılığı düşünmeyi bırakıyor insan.

Aklından tek geçen, "Herif tam belalı be.

Çocuk istismarının ortasında kim gidip bir şeyler içer?"

Dedem bana çok değer verdiğimiz bu dürüstlük işinin

yüzde sekseninin gereksiz olduğunu öğretti.

Gerçekten güzel yalanlar söyleyebilirseniz

tüm evren o yalanları gerçeğe çevirmeye çalışacaktır.

Mesela Harry Potter.

Harry Potter, İskoçya'da bir kadının uydurduğu bir yalan

ama çocukların inandığı, gerçeğe dönüşen çok güzel bir yalan.

Filmleri, satılan ürünleri, temalı parkları var.

Londra'da King's Cross Tren İstasyonunda

orada bir sütun var, ne yazıyor? "Platform...

...93/4."

Bayağı orada ve bekleyip

aptal çocukların...

20 metre koşup...

tuğlalara çarpıp...

öncesine kıyasla daha aptal olarak düşmelerini izleyebilirsiniz.

Muhteşem. Çünkü güzel bir yalana inanıyorlar.

Size sıradaki hikayemi anlatmadan,

seyirci arasında hiç Sardar veya Sih beyefendiler var mı?

Sardarların yüzde 99.99999348'inin

çok akıllı insanlar olduğunu düşünüyorum.

İyi miyiz?

Şimdi o oranı dünyadaki Sih nüfusuna uygularsan

üç kişi kalıyor.

Ve o üç Sardar bu hikayede.

Şimdi, 12 yaşındayken...

İyiyiz demiştiniz.

12 yaşındayken en iyi arkadaşım Amandeep apandisit oldu.

Çok ciddi bir durumdu, apandisi patladı

ama bana söylediği güzel yalan o değildi.

Dedi ki, "Kanka bir gün karnım ağrıyordu,

söyledim, iki hafta dondurma yedim ve sınavlara girmedim."

Ben de o güzel yalana inandım,

dört ay boyunca o şansı bekledim.

Dersin ortasında elimi kaldırdım,

"Öğretmenim, affedersiniz

Karnım ağrıyor sanırım "asansöritüs" oldum.

Hocam da şöyleydi, "Bence o çocuk gey."

Neyse, hastanede iki hafta yattım, dondurma yedim.

Arada bir doktor gelip karnımı dürtüyordu.

Ben de ses çıkarıyordum ve doktorlar o güzel yalana inanıyordu.

Benim kafandan geçen, "Daha fazla dondurma."

Ama onların kafasından geçen, "Geziye çıkalım."

Beni arabayla Chandigarh, 37. Sektördeki

Santok Singh Hastanesine götürdüler.

Cuma gecesi saat üç.

Ameliyathane maskesi takan iki Sardar doktor bana bakıyor,

birinin adı Dr. Santok.

Yani lüks bir hastane değil,

daha çok küçük ev sanayii, aile işletmesi gibi.

Biraz korkutucu.

Lufthansa uçağına binip pilotunuzun maskotları olduğunu görmek gibi.

Yüzüme plastik bir başlık koydular. Duyduğum ses...

Bu sesten endişelendim. Aşina olduğum bir Punjabi sesi değil.

Makine şöyle yapsaydı...

...sorun yok.

Dediler ki, "Vir, birden yirmiye sayabilir misin?"

Ben de saydım ve Sardarlar doğal olarak etkileyici buldu.

Siktir be. Neyse...

O an, birbirimize garip garip bakıyoruz,

çünkü hastanede herkes gayet uyanık.

İki Sardar konuşmaya başladı.

"Bence hâlâ uyanık.

Hadi ya?

Nereden anladın?

Gözlerinin açık olup bize bakıyor olmasından mı?

"Sikerim Bunty! Tavır yapma."

"Vir, ulusal marşımızı okur musun?"

Çıplak hâlde...

...yatakta yatarken, başladım...

Ve bayıldım.

Buradaki Hintlerin neden kızdığını biliyorum.

Ne düşündüğünüzü biliyorum.

Diyorsunuz ki, "Marşı okumak için ayağa kalkmadı."

Amerikalılar bile, "Dizinin üstünde dursa?"

"Yok, duramazdım amına koyayım."

12 saat sonra uyandım.

Dr. Santok tepemde sinirli sinirli duruyor

çünkü güzel yalana inanmayı bırakmış.

Dedi ki, "Vir, karnın ağrımıyordu, değil mi?"

"Çok acıyor..." "Kes!

İnsanlar iki Sardar doktorun...

...12 yaşındaki çocuğun yalan söylediğini anlayamadığını...

...duyarsa başımız büyük derde girer.

Seni kesip açtığımızda

gayet sağlıklı bir apandis bulduk...

...ama yine de aldık."

Bu da güzel bir yalanın gücü.

Kendi kendinize apandisit olabilirsiniz.

Ne, bana inanmıyor musunuz?

Gerçekten mi?

Kim inanıyor? El kaldırın.

Kim inanmıyor? El kaldırın.

Kırıldım, San Francisco.

Çok kırıldım.

Burada apandisit olan var mı? Apandisit olan el kaldırsın.

Evet, yaran var mı? Ne kadar büyük?

Bu kadar, değil mi?

Bu kadar büyük mü?

İşler ciddiye bindi, değil mi San Francisco?

Bayağı büyük, değil mi?

Yani ameliyat sırasında içeride aradılar falan demek.

Normal bir Punjabi ameliyatıydı.

Sizce o iki Sardar şöyle konuşmuş mudur?

"Bunty, sen de gayet sağlıklı bir apandis görüyor musun?"

"Yok Santok, karman çorman ve biraz sola çekiyor."

"Bunty, o apandis değil."

Artık yalan söylüyorum ve etrafımdaki herkes mutlu oluyor, galiba.

Baksanıza ne kadar mutlusunuz.

Belki de bu akşam anlattığım şeylerin yarısının tamamen yalan olmasındandır.

Belki de hiç Afrika'da büyümedim.

Hiç dünya turuna çıkmadım.

Dedem ölmedi bile.

Netfix Orijinali için uçakla getirdik.

Baba bir kalk selam ver.

Dedem gerçekten öldü ama bu yalan çok komik değil miydi?

Komikti.

Komikti be.

Çok komikti.

Neyse, terapiye gidiyorum.

Terapiye gidiyorum çünkü aklımın yüzde 80'ini kaybettim.

Çok özgürleştirici.

Baksanıza Hintler çok rahatsız oldu. Terapiyi cinsel hastalık gibi görüyoruz.

Duyulmasın. Yayılmasın. Kimseye söyleme.

Ama yaşamınızda terapiye, yardıma ihtiyacınız olan bir gün

gelebilir ve gayet normal.

Belki birini kaybettiniz.

Belki kalbiniz kırıldı.

Ben mi? Ben Mastizaade diye bir filmde oynadım.

Bir durup Amerikalılara

Mastizaade'nin ne olduğunu açıklayacağım.

Bakın, Amerikalılar...

Mastizaade çok büyük bütçeli bir seks-komedi filmiydi,

başrolde ben vardım.

Ve Mastizaade'nin en kötü yanı...

Film o kadar kötüydü ki savunulacak bir yanı yok.

Benim Mastizaade'yi savunmam Hitler'in şöyle demesi gibi,

"O Yahudilerden bazıları çok yavşaktı."

Mastizaade'nin en kötü yanı Netflix'te olması.

Netflix'e "Vir Das" yazarsanız,

bunun yanında Mastizaade çıkıyor.

Ama Mastizaade'de oynadığımda her Bollywood aktörünün kariyerinin

bir noktasında yaptığı şeyi yaptım.

Boktan bir filmin başrolünde oynadım.

Haksız mıyım?

Oynamadan önce boktan bir film olduğunu biliyor muydum?

Evet!

Tabii evet amına koyayım.

Senaryoyu okudum. Şöyleydi, "Parti, parti, bok, bok, son."

Ama çaresizdim.

Paraya ihtiyacım vardı ve iki ay kamera karşısında Sunny Leone ile cilveleştim.

Sunny Leone, dünyanın en güzel kadınlarından biri,

çocuklarınız büyürken anlatacağınız güzel hikayeleriniz

var sanıyorsunuz bir de.

KPMG'de ayın çalışanı seçildiğinizi falan anlatırsınız.

Çocuklarım elinde iPad'le koşup gelecek, "Baba, bu hanım mı?" diyecekler.

"Seni çok seviyorum baba. Kahramanımsın!"

"Maruti'ye bin."

Kadın akıllı, yetenekli, güzel, girişimci.

Ayakları yere basıyor. O yüzden film çıktığında kimse ona kızmadı.

Herkes bana kızdı.

The Times of India dünyada en çok satılan gazete.

Bir köşe yazıları vardı, başlığı

"Vir Das kariyer intiharı etti.

Kariyeri olsaydı."

Ve telefonum çalmayı bıraktı...

...beş ay boyunca.

Amına koyduğumun Vodefone'u bile aramadı.

Ayda bir telefon şirketinden kız rahibe kıyafeti giyip

telefonda "Utan, utan." diye bağırıp kapatıyordu.

Böyle hissettim.

Ağır, yıkıcı utanç hissettim,

on yıldır uğraştığım her şeyi bozmuşum gibi.

En sonunda sadece bir ders öğrenmiş oldum.

O ders şuydu...

Öğrendim ki...

...yeteneğiniz size ait

ama garip bir şekilde namınız diğer insanlara ait.

Diğer insanlar havalı, tırt, işi bitmiş, önemli, önemsiz,

selfie çekilecek, çekilmeyecek kişi olduğunuza karar veriyor.

Sizi ilgilendirmez. Kafaya takmayın.

Hastalık gibi. Kontrol edemiyorsunuz.

Elinizdeki yeteneğe odaklarsanız her şey her zaman güzel olacaktır.

Öğrendiğim şey buydu.

Planım şöyle, o acıyı, o yaraları ve

geçirdiğim her şeyi alıp

bir araya getirip,

Mastizaade 2'ye koyacağım.

Ekim'de çıkıyor.

Netflix'te olacak. Acayip güzel olacak lan.

O filmde amacım neydi biliyor musunuz?

Çok çabuk ün kazanmaya çalışıyordum.

Kazandım da.

Yüzde 20 daha ünlü olup, güvenilirliğimin yüzde 80'ini kaybettim.

Ama okulda böyle Bollywood hayalleri kuruyoruz, değil mi?

Televizyonda Shahrukh Khan'ı görüyoruz.

Hindistan'ın en büyük yıldızı, kollarını açmış, ona koşan kızı bekliyor.

Sen de diyorsun ki, "Bir gün böyle olacağım."

Oldum da. O hayali yaşadım.

Ve o işi yaptığında anlıyorsun ki sadece Shahrukh Khan becerebiliyor.

Çok korkutucu.

Taşaklı olmak gerek.

Aktörler içinden kendileriyle konuşur ya.

Kendinize öyle diyorsunuz. "Taşaklıyım.

İri iri taşaklıyım.

Gel, taşaklarıma bak."

İnanmıyor musunuz? Şu an kanıtlarım.

Herkes şarkıyı söylesin.

"Taşaklıyım.

İri iri taşaklıyım."

Orada beklersiniz...

...sabırla...

...özlemle...

...çünkü kız yavaş çekimde size koşuyordur.

Size öyle görünüyor. Benim gördüğüm...

Onu gerçek zamanda çekiyorlar.

Üç saniyede gelmiş oluyor.

Diyorsunuz ki, "Daha oynamadım. Bir tur daha atar mısın?"

Hint dizisinin kadın kahramanı da bütün gününü koşarak geçiriyor.

Üstünde 90 kiloluk takı, altın ve mücevher var.

Koştukça üstünden elmaslar dökülüyor.

İngiltere Kraliçesi arkasından koşup topluyor onları.

O orospunun arkasında da Nirav Modi, artanları topluyor.

O hayali yaşadığınızda

ve o hayalin yüzde 80'i bittiğinde

tek sağladığı daha fazla hayal.

Artık Bollywood kahramanı olmak istediğimden emin değilim.

Süper kahraman olmak istiyorum.

Bunu herkese bir söylemiş olayım.

Bir Marvel filminde Hint süper kahramanı olmak istiyorum.

#VirMarvel'a

Neyse...

Olabilir ama değil mi? Kara Panter'i izlediniz mi?

Afrika'da büyümüş biri olarak bunları görmek beni çok mutlu etti.

Afrikalı sesleri duymak, Afrikalı bakış açısını görmek

ve Afrika modasının,

güzelce bir araya getirilip, dokuz beyaza para kazandırmasını görmek.

Beni çok mutlu etti.

Siyahiler, çok yaşayın.

Slumdog Milyoner'lendiniz.

Ama yine de filmleri çekildi. Kara Panter çekildi.

Bizimki nerede? Hani Kahverengi İnek?

Kahverengi İnek çekilsin istemez misiniz?

Yani, belki 17 Avengers filminden sonra.

Filmin sonu gelmiş. Her şey kötü gidiyor.

Beş kahraman da ölmüş.

Thanos dünyayı yok etmek üzere.

Dünya patlamak üzere.

Aniden bir ses...

Kocaman bir inek gelip filmin ortasına oturur.

Aynı Hindistan trafiği gibi

tüm film o inek etrafında çıkmaza girer.

Thanos ineği öldürmeye çalışır. 40 Hindistan Halk Partili, Thanos'u çevreler.

"Bu bizim anamız. Bu bizim Tanrımız."

Bu bizim anamız. Bu bizim Tanrımız.

Tesseract yere düşer, partililer der ki,

"Tapınağı buraya kuracağız."

Çünkü Hindistan'ın son 30 yılını özetleyen siyasi soru bu.

Tapınak mı cami mi yapalım?

Onu siktir et!

Ekmek yapıp insanları besleyin.

İnanması biraz zor ama ben bir adamım.

Görüyor musunuz? Bayağı adam.

Ve bir adamı adam yapan gerçeklikten uzak hayallerdir.

Ben bir hayalciyim, San Francisco.

Bir hayalim var.

Şöyle...

...bir gün...

maymunlar bilim insanlarına eşit haklar verecek.

Çok uzun süredir bilim insanlarını baskı altında tuttuk...

...maymun olma hayallerini engelledik.

Çünkü gece uyumadan önceki beş saniyede,

rüyalarınız gerçekle karıştığında...

...bir bilim insanının hayalini kurduğu tek şey...

...maymun olmak.

Anlıyor musunuz, San Francisco?

Hayır mı?

Katılıyor musunuz?

Hayır mı?

Bu da feminizm ile ilgili hislerim.

Kadınlar bir sakin olun lan. Aman Tanrım.

Ortamdaki enerjinin değişimini hissettiniz mi?

Vücutlarından fışkıran BuzzFeed makaleleri falan. Hissettiniz mi?

Sözlükte feminizme

cinsiyetlerin eşitliği temel alınarak eşit hakların savunulması deniliyor.

O cümlenin sadece son yarısına katılıyorum.

Eşit haklara layık olduğumuza inanıyorum.

Cinsiyetlerin eşitliğine inanmıyorum.

Kadınların güzel, akıllı, derin, karmaşık varlıklar olduğuna inanıyorum.

Erkekler de onların yanında.

Kadının, erkeğin olabileceği gibi olmasına izin vermek değil bence feminizm.

Kadının, kadın ne olmak istiyorsa o olmasına izin vermek.

Kadını...

Kadını erkeklerin başarılarıyla kısıtlamak

bir bilim insanından maymun olmasını istemek gibi.

Daha iyi misiniz hanımlar?

Çok aptalsınız, her şeye inanıyorsunuz. Neyse...

Yok, hop! Sakin olun.

Ben kendime feminist diyorum.

Siz de diyorsanız alkışlar mısınız?

Çok güzel bir his değil mi?

En güzel yanı feminist olduğunuzu söylemek

ve öyle hissetmek ama bu konuda hiçbir şey yapmamak değil mi?

Hissetmeniz yeter,

içinizde.

Hint feminizmi böyle. Feministim diyor, siktir olup gidiyoruz.

Feminizm işte, spor salonu üyeliği değil. Üyelik kartı gerekmiyor.

Irkçılardan alabileceğimiz bir ders varsa,

az laf, çok iştir.

Irkçıyım ben diye dolaşıp içlerindeki ırkçı his hakkında

blog yazıları yazan ırkçı yok.

Yok. Sabah kalkıp ırkçı ırkçı şeyler yapıyorlar, her gün,

bütün gün, bağlılıkla

ve bakın nereye kadar geldiler.

Sizin ülkenizi, benim ülkemi, İngiltereyi yönetiyorlar.

Tebrikler ırkçılar. "Tebrikler ırkçılar." diyorum.

Ve ırkçılığın en iyi yanı ne biliyor musunuz? Herkes ırkçı olabilir.

Gelir düzeyiniz, cinsel tercihiniz, milliyetiniz

fark etmeksizin aralarına alıyorlar.

Irkçılık, hiç dışlayıcı bir hareket değil.

Hanımlar, bu feminizm esprisiyle size yaranmaya çalışmıyorum.

Size duymanız gereken şeyi söylemeye çalışmıyorum. Niye? Çünkü erkeğim.

Bilmiyorum, sizin ne duymak istediğinizi bilmek için

yeterince sesimizi kesmedik ki, değil mi?

Dürüst konuşacağım. Nasıl feminist olunur bilmiyorum.

Biri ile konuştum ve dedi ki, "İyi bir feminist olmak istiyorsan

kadınlara nasıl davranılacağını unut,

kendini bir erkek olarak nasıl gördüğünle başla

çünkü maskülenliğin yüzde 80'i saçmalık.

Ve bu konuda düşününce...

Adam olmaktan yorulmadınız mı?

Sadece erkek olsak olmaz mı?

Çünkü adam olmak çok yorucu lan.

Diğer insanlara davranışlarınızı da etkiliyor.

Neden her gün güç göstermemiz gerek?

Fiziksel aktivitelerde sürekli güç göstermemiz gerekiyor.

Mesela sen dostum. Gel elimi sık lütfen.

Zahmet oldu. Çok teşekkürler.

Neden elini bu kadar çok sıkıyorum?

Neden bunu yapmamız bekleniyor? Bir işe yarıyor mu?

Ne olmasını bekliyorum ki? Kulaklarından diş macunu mu çıkacak?

Bu güçlü bir hareket mi? Hayır.

Ben ne yapmayı severim biliyor musunuz? Bir adamın elini alıp öpmeyi.

Sonra da hayatının gözlerimin önünde parçalanışını izlerim.

Çabucak bel altında bir hareketlenme oldu mu diye kontrol ederken.

Neden erkeklerin, kadınları nesne gibi savunması gerek?

Pardon. Artık eşimi savunmuyorum.

Birisi eşime hakaret ederse,

hakaretlerinin daha isabetli olabileceğini bildiriyorum.

"Şu an kaşar gibi durduğunu mu sanıyorsun? 2014'te görecektin.

O yıl diz üstünde çizme giyiyordu.

Lafı açılmışken, neden erkekler gardıroba kafayı takmış durumda?

Bizimki değil, sizinkine. Sizce kadınlar birbirinin ne giydiğini umursuyor mu?

Biz kadınların ne giydiğini umursuyoruz.

Rosetta Taşı gibi giydiklerinizi inceliyor

gizli mesajlar falan arıyoruz.

Hindistan'da bir kadın biraz açık giyindiğinde,

bu akşam bir çoğunuz gibi,

Hint erkekleri "Kaşınıyor." gibi şeyler diyor.

Yanlış mıyım, hanımlar? Böyle bir şey duydunuz mu?

Siyasetçilerimiz bunu saçmalığı haberlerde bile söyledi.

"Kaşınıyordu."

Saçmalık.

Bir kadın olmanın sonsuz güzelliği ve eğlencesi

"kaşınmaya" mı bağlı?

İsterse ister zaten.

Çünkü bulması kolay, gerçekten.

Aklına bile gelse, 20 tanesi kapısında sıraya girer.

Dünya bir kadın için Amazon.com gibi.

İsteyebilir, karşılaştırabilir, boyunu ölçebilir, teslim ettirebilir.

Kapıda ödeme, ne isterse.

Kadın olmanın güzelliği bu. Çok spesifik.

Onu isteyebiliyorsunuz.

Onu!

Biz ise bir şeyler istiyoruz.

Ama kimse erkeklerin kıyafetlerinde gizli mesajlar aramıyor.

"Götümden sikin." yazan bir tişört giyebilirim.

"Götümü sikmeye tam iznin var."

Ama kimse bir şey yapmazdı.

"Güzel tişörtmüş." derlerdi.

Ama erkeklerin istediği şeyi giyme özgürlüğü var... sınırlar dahilinde.

Yani, üstünüze iki yatak çarşafı sarıp

yatırım bankası yönetemezsiniz.

Uttar Pradesh'i yönetebilirsiniz.

Peki kadınlara istediklerini giyme özgürlüğünü nasıl sağlarız?

Benim önerim her çocuğun diğer cinsiyet gibi giyindiği

okulda yapılan iki haftalık bir kurs.

Her oğlan, kız kıyafeti giysin, her şey dahil.

Her kız da oğlan kıyafeti giysin, her şey dahil.

Böylece yetişkin olunca kafalarında doğru noktalar birleşir.

Hint erkekleri, bir daha kulübe gittiğinizde

size doğru gelen çok güzel bir kız gördüğünüzde,

mini etek, dekolte, topuklu...

...bir Hint erkeği olarak ilk düşünceniz şöyle olmalı, "Ayakları çok acıyordur be..

10 santimlik.

Memesinin altı sütyen telinden çok sıkışmıştır."

Çoğu erkek gülmüyor çünkü memenin altında tel olduğunu bilmiyorsunuz.

Altta kötü güne sakladıkları 300 dolar mı var sanıyordunuz?

Hint teyzeleri böyle alışverişe gidiyor, ninja gibi.

Bundan ödeme yapıp üstünü de bunun altına koyuyorlar.

Banka, kredi kartı.

Bilmiyorum, benim fikrim bu.

Sizin fikrinizden daha değerli hanımlar.

Ben Hindistan'lıyım. Sizin fikriniz olsun bile istemiyoruz.

Hint kız çocuğunu okula göndermeyip baskı altına alıyoruz.

Bu sorunu biliyor musunuz?

Bence Hindistan'daki her okulun disko gece kulübü kuralı koyması lazım.

Damsız girilmez.

Oğlan yazdırıyorsanız, birinin de kız yazdırması gerek.

Bu stratejinin sorunları var.

Böyle yaparsanız Hindistan'da 72 milyon eğitimsiz erkek olur.

Bu yavşaklarla ne yapacaksınız?

Bence yeni bir ordu olsun.

Amerika'nın İlk Tepki Gücü gibi, bu heriflere de İlkel Tepki Gücü diyelim.

Hindistan bir ülkeyle her savaşa girdiğinde

bu Hint herifleri gönderip, orada var olmalarını söyleriz.

"O ülkeye gidin ve orada var olun."

Bir ayda heykellere sıçıyor, yerlere tükürüyor,

yasa dışı işletmeler açıyor, insan kaçakçılığı yapıyor olurlar.

Düşmanın dikkatini dağıtırlar, sonra da ordu gelip ağızlarına sıçar.

Birliği göndermeden pisliği gönderiyorsunuz, hanımlar ve beyler.

Taktiğim bu.

Görev tamamlandı.

Görev...

...tamamlandı.

Erkeklerle ilgili bir sorum da bu.

Erkeklerin yüzde 99'u başarısızlık örneğiyken

neden başarı kavramına bu kadar taktık?

Başarı kavramı mı?

Bir adam sahneye çıkıp insanlara,

son iki yılda ününü, servetini, vatanseverliğini, milliyetini,

dinini ve güvenilirliğini, maskülenliğini

ve aklını kaybettiğini anlatıyorsa,

artık adam mıdır?

Yoksa yüzde 20'si mi?

Bilmiyorum.

Ben et yemeye geldim.

Bir insanın sağlıklı kalabilmesi için her 15 yılda 250-300 gram et yemesi gerek.

Doktor söyledi lan.

Daha işimiz bitmedi San Francisco.

2002'de işim neydi öğrenmek ister misiniz?

Evet!

Şikago'da bulaşıkçıydım.

Şimdi... Hintler, üzülüp duygusallaşmayın. Sikerim!

Doktor, avukat veya mühendis dışında

bir meslekten bahsettiğin anda

Hintler diyor ki, "Bak, zorluk çekmiş."

Zorluk çekmedim. İlham verici bir hikaye değil bu.

Amerika'da bulaşıkçı olmak şahane.

Baş, ağız teçhizatı, plastik eldiven, önlük, fırça, deterjan veriyorlar.

Biz bir cerraha daha az ekipman veriyoruz...

...Santok Singh Hastanesinde.

Bulaşıkçı olduğunuzda

günün çoğunu yemeğin mutfaktan çıkışını izleyerek geçiriyorsunuz.

İzlemeye hep bayıldığım bir şey de çok güzel 300 gramlık bir biftek türüydü.

Fileminyon.

Pardon Hintler, "filet mig non."

Bazen de birkaç parça artmış,

bitirilmemiş halde gelirdi, birkaç lokma.

İçimde bir karanlık, bir kızgınlığa sebep olurdu.

Derdim ki, "Baksana şu sikik Amerikalılara bifteği yazık ediyorlar!

Nasıl yaparsınız?

Bir gün Hindistan'a döneceğim ve orada istediğim kadar biftek yiyeceğim."

Ama anlamanız gereken bir şey var. Biftek 29 dolardı.

O ara

bifteğe 29 dolar harcamak, dünyada elimde olmayan her şeyi temsil ediyordu.

Huzur, başarı, bir tanrıyı öldürme gücü.

Kendime ödül olarak o biftek için para biriktiriyordum

ve biriktirdim de ama tam yemeden önce

Amerikan hükumeti hayalimi elimden aldı.

Bifteği yasaklamadı. Vizemin süresi bitti, gitmem gerekti.

Size de olur.

Dediğim gibi, o bifteği geçen aya kadar 15 yıl boyunca hiç düşünmedim.

Gerçek bu. Geçen ay üniversiteme gittim,

Galesburg, Illinois'daki Knox College.

Mezuniyet konuşmacısıydım. Fahri doktora verdiler.

Artık Doktor Das'ım.

Giriş sınavı notunuz da iyiymiş.

Ama "doktorluk" derecemi almaktan daha iyi olan...

...daha iyi hissettiren, sonrasında yediğim yemekti.

Çünkü o törenden sonra, 15 yıl sonra,

Şikago'daki Michigan Bulvarındaki Grand Lux Cafe'ye girdim,

iki yıll bulaşık yıkadığım yere,

"filet mig non" söyledim ve o bifteğin her lokmasını bitirdim.

Bir nevi.

İlham verici bir hikaye değil bu, sakin olun lan.

Hayatımda 300-400 biftek yemişimdir.

Hindistan Halk Partisi duymasın.

Ve o biftek...

..hayatımda yediğim...

...en vasat biftekti.

Boktan bir biftekti.

Ne beklediğimi bilmiyorum,

sanki ısırdığım anda restoranın aydınlatması falan değişecek,

müzik çalmaya başlayacak,

garsonlar yavaşça alkışlamaya başlayacak,

Akıl Oyunları filmindeki gibi gelip tabağıma çatak bıçak

bırakacaklarını falan sandım.

İki çocuk da sandalyeye çıkıp bana selam duracak,

"Oy reis biftek reis?" diyeceklerdi.

Ama hiç öyle olmadı.

Gerçekte orada oturdum ve üç yıldır

yapmaya zaman bulamadığım bir şey yaptım.

Bir şeyler... düşündüm.

Ve bu hikayenin ne kadar Hindu'yu kızdıracağını düşündüm.

Bir sürü Tweet gelecek.

Belki de kahverengi inek olmadığı sürece umurlarında olmaz.

Düşündüm ki...

...vasat bir biftek yemenin, vasat bir film çekmekten

çok daha iyi hissettirdiğini düşündüm.

Bunun, dedem Baba'nın anlatacağı gibi bir hikaye olduğunu düşündüm.

"Benim zamanımda bir biftek için 15 yıl beklerdik."

Sonra da düşündüm ki, yemeyi bırakmam lazım çünkü bok gibi.

Ve yakında karnım gerçekten ağrıyacak.

Sonra garsonum geldi,

benim artmış bifteğime baktığını fark ettim.

Dedi ki "Alayım mı?"

"Evet, yeter."

"Yani bitti."

"Hayır."

Sonra da hayatımda yaptığım en Hint olmayan şeyi yaptım.

Bahşiş bıraktım...

...güzelce.

Hesap 42 dolar geldi.

Garson hanıma 350 dolar bahşiş ve bir not bıraktım

not şöyleydi, "Bak, şu an neredesin biliyorum, çünkü ben de oradaydım.

Ama hep burada olmayacaksın. Söz veriyorum.

Bunu bil yeter." Gülümseyen surat.

Çok güzel bir not değil mi? Hemfikir miyiz?

Öğrendiğim şey buydu.

İyi hissetmek istiyorsanız

kendiniz için iyilik yapmayı bırakın.

Diğer insanlara iyi şeyler söyleyin, muhteşem hissedeceksiniz.

Ve diğer insanlara iyi şeyler söyleyecekseniz

kesinlikle ve kesinlikle...

...sesli söyleyin.

Çünkü kağıda yazdığınızda...

...büyük harflerle...

"Şu an neredesin biliyorum...

...çünkü ben de oradaydım.

Ama hep burada olmayacaksın...

Söz veriyorum.

Bunu bil yeter."

Gülümseyen surat.

Muhtemelen mutfağa koşup dedi ki,

"Hint herif 350 dolara beni sikmek istiyormuş!

Ne bok yiyeyim?"

Panik yapıp hızla dışarı çıktım

ve garsonun arkamdan koştuğunu gördüm.

Beni durdurup dedi ki, "Durun, bana 350 dolar bahşiş bıraktınız."

Ben de ona, size anlatmam bir saat süren

hikayenin iki dakikalık hâlini anlattım.

Dedi ki, "İnanılmaz bir hikaye.

Bahşişi yanlış hesapladınız sanmıştım.

Ama mantısız geldi, çünkü Hintler...

...siz çok akıllısınız."

İyi akşamlar. Çok teşekkürler San Francisco.

BABA İÇİN

DELHI DEVLET OKULU

MUTLULUK DAS

SANTOK HASTANESİ

FILM YORUMU: MASTIZAADE

VIR DAS KARİYER İNTİHARI ETTİ, KARİYERİ OLSAYDI.

MASTIZAADE BERBAT BİR SEÇİM VE SORUMSUZCA

ADITYA CHOTIA CEBİNDE BİR ROKET

FİLEMİNYON PATATES VE SEBZE İLE

GRAND LUX CAFE

HESAP 32,11 BAHŞİŞ: 350,00 TOPLAM: 382,11

ŞU AN NEREDESİN BİLİYORUM... ÇÜNKÜ BEN DE ORADAYDIM.

AMA HEP BURADA OLMAYACAKSIN. SÖZ VERİYORUM! BUNU BİL YETER. VIR DAS

Alt yazı çevirmeni: Deniz Fikirdanış

www.OpenSubtitles.org adresinden tüm reklamları kaldırmak için bizi destekleyin ve VIP üye olun.

Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.