All language subtitles for hhhhhhh

af Afrikaans
ak Akan
sq Albanian
am Amharic
ar Arabic
hy Armenian
az Azerbaijani
eu Basque
be Belarusian
bem Bemba
bn Bengali
bh Bihari
bs Bosnian
br Breton
bg Bulgarian
km Cambodian
ca Catalan
ceb Cebuano
chr Cherokee
ny Chichewa
zh-CN Chinese (Simplified)
zh-TW Chinese (Traditional)
co Corsican
hr Croatian Download
cs Czech
da Danish
nl Dutch
en English
eo Esperanto
et Estonian
ee Ewe
fo Faroese
tl Filipino
fi Finnish
fr French
fy Frisian
gaa Ga
gl Galician
ka Georgian
de German
el Greek
gn Guarani
gu Gujarati
ht Haitian Creole
ha Hausa
haw Hawaiian
iw Hebrew
hi Hindi
hmn Hmong
hu Hungarian
is Icelandic
ig Igbo
id Indonesian
ia Interlingua
ga Irish
it Italian
ja Japanese
jw Javanese
kn Kannada
kk Kazakh
rw Kinyarwanda
rn Kirundi
kg Kongo
ko Korean
kri Krio (Sierra Leone)
ku Kurdish
ckb Kurdish (Soranî)
ky Kyrgyz
lo Laothian
la Latin
lv Latvian
ln Lingala
lt Lithuanian
loz Lozi
lg Luganda
ach Luo
lb Luxembourgish
mk Macedonian
mg Malagasy
ms Malay
ml Malayalam
mt Maltese
mi Maori
mr Marathi
mfe Mauritian Creole
mo Moldavian
mn Mongolian
my Myanmar (Burmese)
sr-ME Montenegrin
ne Nepali
pcm Nigerian Pidgin
nso Northern Sotho
no Norwegian
nn Norwegian (Nynorsk)
oc Occitan
or Oriya
om Oromo
ps Pashto
fa Persian
pl Polish
pt-BR Portuguese (Brazil)
pt Portuguese (Portugal)
pa Punjabi
qu Quechua
ro Romanian
rm Romansh
nyn Runyakitara
ru Russian
sm Samoan
gd Scots Gaelic
sr Serbian
sh Serbo-Croatian
st Sesotho
tn Setswana
crs Seychellois Creole
sn Shona
sd Sindhi
si Sinhalese
sk Slovak
sl Slovenian
so Somali
es Spanish
es-419 Spanish (Latin American)
su Sundanese
sw Swahili
sv Swedish
tg Tajik
ta Tamil
tt Tatar
te Telugu
th Thai
ti Tigrinya
to Tonga
lua Tshiluba
tum Tumbuka
tr Turkish
tk Turkmen
tw Twi
ug Uighur
uk Ukrainian
ur Urdu
uz Uzbek
vi Vietnamese
cy Welsh
wo Wolof
xh Xhosa
yi Yiddish
yo Yoruba
zu Zulu

Original subtitles

Bu üvey kardeşimin hikayesi.

Bu hikayeyi anlatıyorum çünkü

hikayenin gidişatıyla ilgili yapabileceğim tek şey bu.

Eugene, bana bazı gerçeklerden daha önemli bir şey bıraktı.

Şimdi, insanların bu hikaye ile ilgili yanıldığı ilk şey;

nasıl başladığı.

Bu hikaye, Bayan Wells ile başlamadı.

Toprak sahipleri ile dolu ilk tren ile başladı.

O gün, John, Olivia ve Eugene Baker,

Bismark'a gelen endişeli ve kalbi kırık insanların arasındaydı.

Baker ailesi, yaşamlarını, bir söz üzerine batıdan

Büyük Ova'ya taşıdılar.

Şimdi üzerinde durdukları, kirli toprak kadar çürümüş bir söz.

Yağmur duası edip, sıfırdan, yeni bir yaşam inşa ettiler.

Ama John ikna olmamıştı.

O yerde bir lanet olduğuna inanıyordu.

Sonraki yıllarda John'un alkol sorunu artmıştı...

...ve giderek paranoyaklaşıyordu.

Tanrının lütfu ile tekrar yaşayabileceği yerde,

zihni başka bir hayatın hayali ile doldu.

Ve böylece, Eugene beş yaşında iken,

- babası ortadan kayboldu. - Öylece gidiyor musun?

Ona, hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir eksiklik verilmişti.

Eugene, babasından sadece bir kartpostal aldı.

Kartpostalda, John, tanrının gözünü,

dünyadaki en güzel yerde,

Meksika körfezi kıyısında bulduğunu iddia etti.

Olivia, çabucak Eugene'nin hayatındaki boşluğu doldurmaya çalıştı.

ve bir yıl sonra George Evans ile evlendi

bir ilçe delegesi, bir çiftçi ve benim babam.

Ama John Baker ve onun dünya hakkında yazdığı şey,

abimin aklından asla çıkmamıştı.

Babasının, gerçekten orada neyi bulduğunu merak etmişti.

Daha sonra, Eugene 17 yaşında iken,

başka bir şey dikkatini çekti.

Böyle bir olay, hepimizin dikkatini çekti.

Adeta, John'un bahsettiği lanet, toprak olup bize saldırdı.

Sevgili Amerikalılar. Dokuz eyalete seyahat ettim.

14 fırtına, o sene Bismark'ı vurdu.

Buğday ve mısır hasatlarını kaybeden

bir çok aile gördüm.

Hasatları çürüdü ve yiyeceksiz kaldılar.

Her seferinde baştan başlamayı denedikçe

daha da kötüleşti.

Ve Bismark'a bankalar geldi.

Çılgın vaizler tanrı ve kurtuluş ile ilgili feryat ederken,

aileler hala yapabilecekleri tek şeyi yapıyorlardı...

...ta ki daha fazla yapmanın anlamı kalmayana kadar.

Eugene terkedilmiş bir ahıra saklanırdı.

Kaderiyle ilgili hayaller kurar,

süper kahramanlar hakkında fanteziler düşünür

haydutlar ve maceraperestler hakkında okurdu.

Phoebe, buraya gel!

Bir şeyleri çok fazla hayal ederse, olabilecekler hakkında

kimsenin Eugene'i uyardığını sanmıyorum

Bu da Allison Wells'in hikayeye nasıl dahil olduğu.

Tıpkı cehennemden çıkan bir...

...yarasanın, doğrudan...

abim için gelmesi gibi.

Önümü kapat, olur mu?

Şu piçe bak.

Bahse varım, bu adam gerçek olsaydı, her gece başka bir kadınla yatardı.

Bahse varım, bu adam, bir kadını kesin deliye döndürecek doğru cümleleri biliyordur.

Gerçekten tüm olay bu... kelimeler.

Tabi böyle ölü bir yerde yaşıyorsan.

Buna katılıyorum işte.

Hey, ne oluyor orada?

Harold, bu konula ilgili herşeyi anlatacak.

- Bakalım mı? - Hmm-hmm.

Pekala millet, söylemem gereken bazı şeyler var.

Bu yüzden, hepiniz sessiz olun ki diğerleri de duyabilsin.

Hanımefendi?

Missouri bankasına baskın yaptıkları sırada,

hırsız ve katil Allison Wells,

dokuz yaşındaki bir kızı cennete gönderdi.

9 yaşında.

Ve bu, o gün canını aldığı

beş kişiden sadece biri.

Eğer bu kadını görürseniz,

onunla yüzleşmeyin.

Başka bir can daha almak için tereddüt etmeyecektir.

Şimdi, hepsinden öte, bu sadece küçük bir bayan ve

Texas kolluk kuvvetlerinin yarısı onu bulmaya çalışıyor.

Ve umalım ki bulsunlar.

Bu gerçek mi, bu ödül?

Eğer onu bulursak... on bin dolar.

Sen, delege Evans'ın oğlusun, değil mi?

Evet efendim. Benim üvey babam.

Pekala, ilgini takdir ediyorum evlat,

ama Evans ailesi tarafından,

ihtiyacımız olan tüm yardım zaten sağlanıyor, o yüzden eve git.

Arama ekibi toplantısı, bildiriden sonra kilisede.

Tanrı ve tesadüf

aynı anda dünyada yer alamaz.

Bunu biliyoruz, hanımefendiler ve beyefendiler,

çünkü bir işaret varsa, orada tanrının eli vardır.

Ve topluluğumuz şimdi onun parmaklarının altında.

Ve şimdi sebebini anlıyoruz...

Allison Wells gibi kadınlar...

Eugene.

Ne sıkıcıydı be.

Gitmeye hazır mısın?

Eugene?

Selam, Joe.

- Bugün seni evde istiyorum. - Neden?

Şu Wells denen kadın dışarda iken

buralar çok güvenli değil.

Arama ekibiyle gidiyoruz anne.

Güvende olacağız.

Birbirimize göz kulak olacağız, tamam mı?

Söz veriyorum.

Hava kararmadan evde ol.

- Tamam anne. - Ve birlikte kalın.

Ver şunu.

- Ben gelebilir miyim? - Hayır, gidemezsin.

- Hava kararmadan. - Tamam.

Bu kadar paran olduğunu hayal edebiliyor musun?

Kıyamet gibi olduğuna eminim. Hayal edemiyor musun?

Hayır, tam olarak edemiyorum.

Bahse varım, sen de hayal edemezsin.

Kavga mı çıkaracaksın, Evans?

Lanet olsun, seni dövmeden önce payını versen iyi olur.

Sen beni kırbaçlamadan önce, ben gülmekten ölürüm oğlum.

Onu ölü bulacağımızı mı düşünüyorsun?

Bilmiyorum, muhtemelen.

İyi misin?

- Hey? Sorun nedir? - Hiç.

Hadi, söyle bana. Ne oldu?

California'ya gidiyoruz.

Bize bu sabah söylediler.

Texas'tan vazgeçtiğimizi söylediler.

Lanet olsun dostum.

Ne kadarlığına gidiyorsunuz?

Şey, sonsuza kadar.

Demek istediğim, burayı bir düşününce, neden geri gelelim ki?

Evet.

Sanırım sürtünecek başka birini bulman gerekecek.

Senden daha çok sürtmek istediğim, kimse yok Garza.

- Bundan kurtulabilir misin? - Bırak beni, seni ahmak!

Olmaz. Gitmeden önce içeri sokmam lazım.

Yakala beni! Yakala beni!

Seni özleyeceğim dostum.

Gel hadi.Hadi.

Hadi gidelim.

Ne yapacaksın?

Senden daha hızlıyım oğlum.

Her zaman öyleydim.

Gerçekten onu bulacağımızı mı sanıyorsun?

Denemeye değer.

Hava kararmadan demiştim.

George seninle konuşmak istiyor.

Başın belada.

Kendi kaşındı.

Beni mi görmek istedin?

Bir annenin sözü...kanundur.

Bir anne oğluna bir şey yapmasını söyler, o da yapar.

Her zaman.

Aile olmak bunu gerektirir.

İyi günde kötü günde.

Birbirimizi anlıyor muyuz?

Evet...Evet efendim.

Orada ne var?

Hiçbir şey.

İkimize de bir iyilik yap.

Bana aptal muamelesi yapma.

İşin de yok paran da. Bu çöp için para mı ödedin?

Bak, annen seni rahat bırakabilir, ama ben yapamam.

Bu evde küçük bir oğlan için artık yer yok.

Bunu bir düşün.

Yıka.

Işığı kapat.

Sesini çıkarma.

Sakın!

İstiyorsan senin olsun.

Adın ne?

- Ben Allison. - Kim olduğunu biliyorum.

O halde, senin kim olduğunu bilmek adil olur.

Eugene.

Eugene.

Zeki bir isim.

Bu sen değil misin? Ha?

- Senin bir katil olduğunu söylediler. - Ben katil değilim.

Eugene...

Sana karşı gerçekten dürüst olacağım.

Sakinliğimi korumaya çalışıyorum,

ama bacağımdaki bu orospu çocuğu delik şu an canımı çok acıtıyor.

Bu yüzden, eğer bana yardım edersen, sana her şeyi anlatırım. Beni dinle.

Eugene, beni dinle.

Ben katil değilim.

Yine de inanılmaz hikayem var.

Tıpkı şu kitaptakiler gibi.

Şapkalı adam olmam hariç.

Vay canına. Fena değil.

Pekala.

Tanrım.

Olduğundan kötü görünüyor.

Pekala. Ellerin sağlam mıdır çocuk?

Bence bir doktora ya da bir yere görünmelisin.

Hayır, hayır, hayır. Şu an doktorum sensin, tamam mı?

Dr. Eugene.

- Tamam mı? - Tamam.

Tamam, ellerini şununla yıka.

Tamam.

Her şey iyi olacak, tamam mı?

Pekala. Cımbızı al. Temizle.

Tamam.

Kimseyi öldürmediğine emin misin?

Evet.

- Tamam. - Pekala.

Şu şeyi al...alkolle tam üzerini temizle.

Hepsini dök gitsin.

Lanet olsun!

Lanet olsun!

Tamam.

Feneri bana ver.

Tamam.

Mermiyi görebiliyor musun?

Evet, evet, sanırım görüyorum.

Tamam, çıkar onu.

Sorun yok.

Tamam.

İyi şeyler düşün.

Tamam.

Tamam.

Tamam.

Tamam. Bandajla sar.

- Tamam, bunu ben tutarım, evet. - Tut.

Tamam.

İyi misin?

Evet.

Bu iyi hissetirdi.

İnanılmazdı.

Susadın mı?

Zihin okuma desen var.

Hemen dönerim.

Kaderin bir cilvesi

Allison, bir yıl önce, Missouri'de

ailesini ve çiftliğini kaybemiş.

Anne ve babası zatürreye yenik düşmüş.

Şimdi, Allison Wells'i, diğerlerinin yaptığı gibi, yalancı olarak

göstermeye niyetim yok...

ama şunu söyleyebilirim,

dinleyicisinin kim olduğunu anlamıştı

ve hikayesini ona göre anlatmıştı.

Kaç yaşındasın?

25.

Kız arkadaşın var mı Bay 25?

Pekala...otur bakalım.

Sanırım, bir şeyler açıklamalıyım.

Tedbirli olmanı takdir ediyorum çocuk, ama...

şu an, istesen beni ikiye bölerdin.

Doğru, o bankayı ben soydum.

Ve o ilk değildi.

Asla kimseyi öldürmedim.

Pekala, sen yapmadıysan, o zaman kim öldürdü?

O gece Allison'ın Eugene'e anlattığı hikayeye göre,

tüm bu olayın kurbanı kendisiymiş.

Toprakları alındıktan ve ailesi öldükten sonra, bir haydut olmuş.

Bu da bir şeyleri geri almak için tek yolmuş.

Onu buraya getiren şey

Guthrie Ovaları banka soygunuymuş.

O ay dördüncü banka soygunuymuş

ama can kaybının yaşandığı ilk soygunu olmuş.

Aslında, bunun, polisin hatası olduğunda ısrar etmiş.

Polisler korku içindeydi.

Bankadan çıktığımız anda ateş etmeye başladılar.

Yine de caddede ve kaldırımda insanların olduğunu umursamadılar.

Masum, küçük bir kızı öldüren şeyin, polisin...

başıboş kurşunu olduğunu iddia etmiş.

Eugene'in okuduğu hikayeler gibi.

- Beni avlıyorlar. - O...

kendisini bir hiç gibi ve kimsesiz

bırakan dünyadan

anılarını geri çalıyormuş.

Bu yüzden sana ihtiyacım var çünkü başka hiç kimsem yok.

Burada ihtiyacın olduğu kadar kalabilirsin.

- İstediğin kadar. - Teşekkür ederim.

Afedersin.

Sorun yok.

Korkarım senden bir şey istemek zorundayım ki bunun adil olduğunu biliyorum.

Meksika'ya gitmeme yardım etmek için ne kadar istersin?

Meksika mı?

20 bin dolar kulağa nasıl geliyor?

Bu ödülün iki katı.

Adil olan kısım bu zaten.

O kadar paran var mı?

Beş kuruşum yok.

Ama bir bankada ne yapmam gerektiğini biliyorum, Meksika bankası bile olsa.

Ve sen nasıl olduğunu bile anlamadan o parayı senin için alabilirim.

Tek yapman gereken bana bir araba bulmak.

İyi de buralarda araba bulmak kolay değil.

Özellikle, cüzdanın boşken.

Belki yanılıyorumdur ama epey yetenekli birine benziyorsun.

Dinlenmek için bir kaç güne ihtiyacım var.

Ve eğer şu andan o zamana kadar sorunlarımız için ilgilenirsen

o zaman buna iş olarak bakabiliriz, değil mi?

Tarlanızı gördüm Eugene.

Benimkilerin bir zamanlar olduğu gibi, senin de ailenin başının dertte olduğunu biliyorum.

Demek istediğim, senin için bir şeyleri düzeltmenin daha kolay bir yolu varsa,

bunun ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok.

Seni ihbar edebilirdim.

Tabi, yapabilirdin.

Ama Eugene, bunu tüm samimiyetim ve ciddiyetimle söylüyorum.

Eğer tercih yapacaksan , ki bu senin tercihin,

sonuçları hayal ürünü olmayacak.

Onların yalanlarının başka bir kurbanı olmayacağım.

Kendi ellerimle ölmeyi tercih ederim.

Ya da senin ellerinle.

Burası zorluklar şehri çocuk.

Şimdi, seçimini yap.

Bu seni şanslı olanlardan biri yapar.

- Neden çıplaksın? - Şşş!

Tamam, ama... bu ne lan?

Endişelenme, tamam mı? Ve küfür etme.

Endişelenmedim. Tuhaf buldum.

Bulma.

Pekala, şimdi yatağa geri dön. Hadi.

Bugün kasabaya gidiyorsun.

Biraz iş ara.

Kardeşini yanında götür.

Evet efendim, tamam.

Ve sıkı giyin.

Rüzgarlı olacak diyorlar.

Selam.

- Selam. - Değiştirmek istersin diye düşündüm.

Bu harika.

Umarım sana tam olur. Bu annemin.

Bunu çok giymez, bu yüzden kaybolduğunu fark etmez bile.

Fark eder.

Belki bunu aramak için buraya gelir.

Ne, buraya mı? Hayır, hayır.

Kuraklık başladığından beri burayı sık kullanmıyor.

Peki. Teşekkür ederim.

Afedersin.

- Neye bakıyorsun sen? - Hiçbir şeye.

Beni kasabaya götürmen gerekiyordu.

- Evet, ama meşgulum. - Değilsin.

- Öyleyim. - Sen neye bakıyordun?

Hiçbir şeye. İçerisi nasıl görünüyor diye bakıyordum, hepsi bu.

Ben salak değilim. Orada ne var?

Orada bir şey yok. Tanrım!

Tamam, eğer bana içeri girmeyeceğine ve

bakmayacağına söz verirsen anlatırım.

Ben temizleyene kadar oraya annemin ve Gourge'un girmesini istemiyorum.

Neyi temizleyene kadar?

Söz veriyor musun?

Evet, anlat.

İki ölü köpek. İçeride, kendi kanları ve bağırsakları ile pislik içinde yatıyorlar.

Sinekler uçuşuyor.

Köpekler? Kimin köpekleri?

Kimsenin.

Başı boş köpekler.

Onları ne öldürdü?

Çakallar ya da o tür bir şey. Nereden bileyim.

Bu üzücü.

Bu hayat.

Bekle, nereye gidiyorsun?

Joe Garza ile buluşacağım.

- Ne konuşacaksınız? Ben de gelebilir miyim? - Hiçbir şey ve hayır.

Hey, Eugene

Beni buraya neden sürükledin Evans?

Sana bir sır vereceğim Garza.

Bugün o kadını arayacağız sanıyordum.

Bu yüzden sabahın köründe kalktım.

Sonra ortaya çıkmadın bile.

Şimdi de bu.

Seni ne zamandır tanıyorum?

- En son saydığımda yıllarca olmuştu. - Hep yanımdaydın.

Ve yıllarca beraberdik ve sana güvendim.

Değil mi? Bu yüzden sana sormak üzere olduğum şey haksızlık gibi görünebilir...

ama bu ikimizin de hayatını kurtarabilir.

Çıkar baklayı.

Ailenin kamyonuna ihtiyacım var...

...iyi bir şey için.

Meksika'ya varır varmaz sana parayı yollayacağım.

Benimle dalga mı geçiyorsun Eugene?

Önümüzdeki hafta buradan ayrılıyoruz.

Ne işler çeviriyorsun?

Şu an sana her şeyi anlatamam ama birileriyle tanıştım.

Ve onları Meksika'ya götürürsem bana 20 bin dolar ödeyecekler.

Yirmi Bin Dolar! İnanabiliyor musun?

Hayır Evans, inanmıyorum.

Ve inansaydım bile, sana bok ye derdim.

Söylediğini sandığım şeyi söylüyorsan,

şimdi ölü birini çıkarabileceğimizi söylüyorsun.

Hayır, hayır, hayır. Kimse ölü birini çıkarmayacak.

Beni yeterince şehir dışına atıyorlar zaten.

Bir hayal et.

Bir de beyaz katil bir kadın mı?

İki ölü köpek.

Yemek zamanı.

Sorun nedir?

Araç ile ilgili bir şey çıktı mı?

Hayır, henüz değil. Hala uğraşıyorum.

Seni rahatsız eden nedir söyleyecek misin?

Buradan çıkmam lazım Euegene!

Evet, bunu biliyorum.

- Bir şey mi oldu? - Hayır.

Bir şey olabilirdi.

Burada olmam güvenli değil.

Kimse için güvenli değil.

Evet, biliyorum.

Burada deliriyorum. Tıkılıp kaldım.

Canım yanıyor. Kirlendim.

- Evet. - Üzgünüm, ben...

...sana bağırmak istememiştim.

Afedersin.

Keyfini yerine getirecek bir şey düşünmüş olabilirim.

Neymiş o?

Burada yıkanabilirsin.

Burası yüzdüğümüz temiz bir göl.

Terk edilmiş bir mülk, yani güvendeyiz.

Bacağını temizleyip sonra çamaşırlarını yıkayabiliriz. Ne dersin?

Peki o zaman.

Beş dakikaya çıkıyoruz.

Hey, bu sonra.

Dayanamadım.

Otur.

Eugene nerede?

Mavi elbisemi bulamıyorum. Bir yerde gördün mü?

Hayır, anne.

Merhaba?

Beni duyan var mı? Dedim ki "Oğlan nerede"?

O ve Joe iş arıyorlardı.

Senin haberin olduğunu söyledi. Bizimle orada buluşacak.

Ayakkabıların nerede?

Onları giymek zorunda mıyım?

Evet. Hadi.

Merhaba.

İyi akşamlar.

Neye bakıyorsun öyle?

Hiç. Sadece...

Sadece babamı düşünüyordum.

Ben epey küçükken bir kere beni yüzmek için buraya getirmişti.

Buraya gelene kadar bunu unutmuştum.

Artık buralarda değil.

Onu epey özlemiş olmalısın ha?

Evet, sanırım öyle.

Onu özlediğim zamanlar, başka bir şey düşünemiyorum.

Bilirsin, şu an hatırlayamıyorum.

Bu komik.

Bu hissi bilir misin?

Ölmekle ilgili en kötü şey nedir bilir misin, çocuk?

Öldüğünü söylemedim.

Ama...

şu "çocuk" saçmalığını bıraktığında anlatabilirsin.

Sana çocuk demem hoşuna gitmiyor mu?

Hayır.

Afedersin. Öyle demek istemedim.

Çocuk gibi olduğunu kastetmedim.

Demek istediğim... Çocuk Billy ( Billy The Kid)

Bilir misin?

Haydut. Efsane.

Evet, biliyorum. ama yine de...

Yine de hoşuma gitmiyor.

Peki neden?

Pekala, kendini 30'undan önce öldürtmüş bir

aptalın ne gibi büyük bir olayı var ki, ha?

Bu ne kadar yaşadığı ile ilgili değil.

Nasıl yaşadığı ile ilgili.

Anlayacağın, ölmenin en kötü kısmı...

unutulmak.

Bu yüzden Billy'i severim.

Çünkü, 30'undan önce ölmesine rağmen,

Her bir kaç yılda bir, birileri onu gördüğünü iddia ediyor.

Bilirsin işte, dükkanlarda ya da yük trenlerinde.

Zamanın dışında bir hayalet gibi.

Anlıyor musun? İnsanlar seni hala hayatta görmek isterse, asla gerçekten ölemezsin.

En azından, kelime anlamı ile ölmezsin.

- Hey! Siz! - Buranın güvenli olduğunu söylediğini sanıyordum.

- Kahretsin! - Şimdiye kadar buradan çıkmış olması gerekiyordu.

Önümüzdeki ay başına kadar hala burası benim!

Siktir!

Koş, koş, koş, koş.

Gördüğünü sanmıyorum. Biz...

Hey.

Abimi gördünüz mü?

Bir sigara alabilir miyim bayım?

- Çakmağınız var mı? - Evet.

Teşekkürler bayım.

Sana söylüyorum, hala arama ekibi göndermeleri lazım.

Lanet kadın, o tür bir yarayla hala buralardadır.

Umarım öyledir.

Biraz heyecan kimseye zarar vermez.

Biraz heyecan kimseye zarar vermez ha?

Kanıtları gördün mü Ernie?

Hayır, sadece söylüyorum.

Pekala, ben gördüm.

Hepsini.

Sana bir şey söyleyeyim.

Buradan, arkasında tanık bırakarak ayrılmaz.

Her türlü dehşet kanıt odasında.

Hartwell'in ne dediğini duydun mu?

Bir kaç saat önce onu gördüğünü söyledi.

Onun gölünde yüzerken.

Herkes sürekli onu gördüğünü iddia ediyor.

Bu yüzden bütün çiftçiler birlikte hareket edip,

onu aramalıyız.

Ödülü bölmek herkesi kurtarmaz,

ama bazılarımızı kurtarır Ernie.

Ethel'e onunla dans edeceğimi söyledim.

İşte benim kızım.

Babanla dans edecek misin?

Dans edelim mi küçük hanım?

Sen gördüğüm en kötü hırsız olabilirsin.

Lanet olsun, Garza, neredeyse kalp kirizi geçiriyordum.

Önümü kapatır mısın?

Ben ne yapıyorum sence salak?

Ben burada olmasam, baban herkesin içinde seni dövmüş olurdu zaten.

O benim babam değil.

Bingo.

Balık gibi bir sürekli bir bokların peşindesin, Eugene Evans.

Evet, hiç bir fikrin yok.

Bisikletin burada mı?

Oturun hadi.

- Evet!

Gazla!!!

Burada olmaman gerekiyor.

Afedersiniz efendim.

Sadece bizim ihtiyar için şunları alıyordum.

- Bunlara biraz evde bakmak istedi. - Senin ihtiyar kim?

Delege Evans.

- Anahtarları bende. - Adın Eugene Evans mı?

Evet efendim, evet.

Güzel, George daha iyi bilir,

ama anlıyorum, burada yaşadığımız şeylerle ilgili

bir sürü sorunu var.

Evet, evet. Epey sorun var.

Pekala o zaman, ne istiyorsa götür.

- Evet, götürüyorum efendim teşekkürler. - Pekala.

Hey. Annene selam söyle.

Tabi efendim.

Onu buldun değil mi?

Bayan Wells.

Eğer benden endişeniyorsan, merak etme kimseye anlatmayacağım.

- Bahsetmeyecek misin? - Son zamanlarda...

neden sürüngen bir küçük kurbaya gibi davrandığını söylersen, hayır.

Karışık bir durum.

Korktum.

Biliyorum.

Bu beni de korkutuyor.

Herşey yoluna girecek.

Söz veriyorum.

Bir gülücük ver bakalım.

- Hadi. Arkaya binmek ister misin? - Evet.

Tamam.

Üç, iki, bir.

O gece abimde bir değişim gördüm.

Gözlerinde, daha önce görmediğim bir kararlılık vardı.

Sanki onu dünyaya bağlayan görünmez bir şey geri döndü ve

ailemizin şeklini, sonsuza dek

değiştirecek bir dizi olayı başlattı.

Belki babasını tanısaydım,

o bakışı farkedebilirdim.

Şerif sizi ofisinde görmek istiyor.

Ben de onu arıyorum, Janice.

- George. - N'aber?

Efendim, o hala burada.

Bunu, Hartwell onu gördüğünü

iddia ettikten sonra, arazisinde buldum.

Ve onu bulana kadar kimse güvende değil.

Şimdi, gördüğüm kadarıyla, eğer ödülü arttırırsak,

her bölgedeki çiftliği ve ahırı arayıp

onu bulabiliriz.

Seni buraya ne için çağırdığımı sanıyorsun gerizekalı?

- Ha? - Gece, oğlunu buraya gönderip kanıtları çaldıktan sonra

seni buradan siktir etmeyeceğimi mi bekliyordun?

Neredeydin çocuk?

Perry Montroy denen adamı biliyorum.

Onun hakkında yalan söyledin.

Her şey hakkında yalan söylemiş olabilirsin.

Evet. Ondan bahsetmedim çünkü bahsetmesi çok zordu.

Ona aşık mıydın?

Kıskandın mı?

Evet.

Böyle bir şey hiç görmemiştim.

Haklısın.

Burası senin için güvenli değil.

ya da bu durumda hiçbirimiz için güvenli değil.

20 bin dolar demiştin değil mi?

Bana bir araba bul, tarih olurum.

Ailenin borcu ile aynı.

Hassiktir. George erken geliyor.

Şerif beni kovdu.

Neden biliyor musun?

Senin aldığın kanıtlar yüzünden, nerede onlar?

- Gitti. - Nereye gitti?

Unuttum.

Tamam, tüm o şeyler yalan ve tamamen uydurma.

Tanrı aşkına, o kadına masum deme fikri nereden çıktı?

- Çünkü, bir şeyler biliyorum. - Vay, "bir şeyler" biliyorsun ha?

Armut dibine düşermiş, değil mi?

Aptalca düşüncelerle dolu, tıpkı şu baban gibi.

Pekala, seni ben büyütmüş olabilirim,

ama emin ol bir bok kadar oğlum değilsin.

Bunun için tanrıya şükrediyorum.

Orosp...

Nerede o, ha?

John Baker gibi öldüğünde annenin kalbini kırmış olacaksın.

Ama o ölmedi. O Meksika'da.

Bir gün onu bulacağım.

Tabi.

Meksika.

Ve bu kapı, şu andan itibaren artık açık kalacak.

Lanet olsun.

Hadi ama. Lanet olsun.

Siktir.

Hadi.

Şimdi durma.

Tanrım. Sorun yok. Sorun yok.

Yıldızları görüyorum Allison.

Hayır. Hayır!

Hayır, hayır, bunu yapabilirsin.

Hadi ama bunu yapabiliriz. Hadi.

Koşmaya devam et.

Hayır. Hayır.

Meksika'da görüşeceğiz.

Tanrım.

Hey, baba.

Evde olduğuna sevindim.

Sorun nedir.

Hayır, içeride kalmalısın.

Eğer saklanıyorsa, ahırın içindedir.

Yapma.

Oğlunun annesine ihtiyacı var.

Belki neler olduğunu sana anlatır.

George, olanlardan dolayı üzgün.

Ama ne yaptığını anlattı.

Sadece yardım etmeye çalışıyorum.

Kime?

George görevden kovuldu.

Eugene, bana bak.

Bir aydan daha kısa sürede evsiz kalacağız.

George, John'un öldüğünü söyledi.

Ve haklıydı.

Sana altı yaşında yolladığı kartpostalı hatırlıyor musun?

Tabi ki hatırlıyorum.

Evet, ve daha fazlasını yolladı.

Ama ilkinden sonra, her birini yaktım.

Her ay yazıyordu, hem de her ay,

ve her posta bir öncekinden daha kötüydü.

Kartpostallar, onun tanrıyla ve gördüğü tuhaf insanlarla

konuşmalarıyla doluydu ama hepsi karmakarışıktı.

Ölümüne içiyordu, ve aklı sürekli gidip geliyordu.

Yazdıklarını küçük bir çocuğun okumasına müsaade edemezdim.

Sadece yalan söyledim çünkü seni seviyorum.

- Şu an yalan söylüyorsun anne. - Hayır, Eugene, söylemiyorum.

Beş yıl sonra, kartpostallar durdu.

Ve onun öldüğü için yollamadığına inanıyorum.

Hayır. Hayır, buna emin olamazsın. Olamazsın.

Eugene!

Eugene, Ben...

Üzgünüm.

Tanrım.

Kapıyı o mu kapattı?

Ben kapattım.

Ne yaptığı hakkında anlamlı bir şeyler söyledi mi?

Hayır.

Burada yardımın lazım George. Bir yere gitmiyor.

O gün "Kara Pazar" diye bilinen gün gelmişti.

Bu Childress kentinin gördüğü en kötü fırtınaydı.

Ve Eugene için,

ihtiyacı olan işaretti.

Phoebe... Ben gidiyorum.

Tamam. Ben gidiyorum. Sana hoşçakal demek için geldim.

Beni de götür.

Nereye gittiğimi bile bilmiyorsun.

Fark etmez.

Phoebe, Meksika'ya gidiyoruz.

Meksika. İspanyolca öğrenirim olur mu?

Hayır, burada kalmalısın.

Para göndereceğim. Bir şeyler göndereceğim.

- Parayı nereden bulacaksın? - Pekala bunu düşünme, tamam mı?

Bu iyi bir şey.

Neden bunu yapıyorsun?

Sanırım aşık oldum.

Aşk hakkında hiçbir şey bilmiyorsun.

Sen de bilmiyorsun.

Şunu biliyorum; eğer bizi sevseydin burada kalırdın.

- Eğer beni sevseydin. - Phoebe, seni seviyorum.

Kal o zaman.

Seni yakında göreceğim.

Söz veriyorum.

Peki git. Hayal kurmayı bırak.

Tüm gece nefesimi tuttum...

ve onu, babası gittikten sonra...

aynı yatakta uzanırken hayal ettim.

Fırtına dindikten sonra George, ilk iş ahırı kontrol etti.

Ama hayal kırıklığına uğradı, hiçbir şey bulamadı.

Yemek hazır.

Oğlanı uyandırır mısın?

Eugene?

Hasiktir!

Şu kadınla gitti.

Hangi kadın? Neden bahsediyorsun?

Allison Wells, firari.

Neden böyle söylüyorsun?

Çünkü doğruyu söylüyorum.

Lanet kamyon gitmiş.

Babası! Phoebe abisiyle ilgili tuhaf şeyler söylüyor.

Doğru olmadığını söylemeni istiyorum.

Ne gibi şeyler söylüyordu?

Eugene'in Allison Wells'e yardım ettiğini söylüyor, firari kadın mı?

Ama bu mümkün değil.

Bu sadece küçük bir kızın hayali.

- Değil mi? - Hayır, değil.

Phoebe, en iyisi nereye gittiğini söyle.

Şu an, abinin zarar görmesini istemezsin, değil mi?

Seni özleyeceğim, ama vedalardan nefret ederim.

İleride kenara çekmelisin. Bununla çok fazla gidemeyiz.

Hayır, hayır, hayır. Herhangi bir veda olmayacak.

Bu konuda endişelenmene gerek yok.

Hayır çocuk. Hayır.

Meksika'ya yalnız gidiyorum.

Korkarım hayır.

Korkarım öyle.

Peki ya ailen? Onları öylece terk mi ediyorsun?

Biliyor musun, Allison?

Meksika'da da bir ailem var.

Baban.

Doğru.

John Baker.

Her lanet zaman, bunun hayalini kurardım.

Birini bulmanın, ne demek olduğunu, bildiğini sanmıyorum,

Meksika'dan bahsetmiyorum bile.

Meksika'ya gelip gelmemem senin için ne farkeder ki, ha?

- Farkeder, çünkü bana aşıksın ve benden karşılık bek... - Hayır, hayır, hayır. Beklemiyorum.

Biliyor musun, Allison?

Gece kendime dedim ki, bu cehennemden

tek başına çıkmanın bir yolu yok.

Yok.

Yani, senin, aşkıma karşılık verip vermemen mesele değil.

Aşkın karşılıklı değil.

Pekala...Uzun bir yol olacak.

Tanrım, neyi yanlış yaptık?

Birbirleri ile nasıl karşılaştılar?

Bilmiyorum ama bu kadının burada saklandığı söylentisi yayılırsa...

ve onu buraya getiren ben olmazsam...

Düşüncesi bile beni hasta ediyor.

Sence şu an bunlar umurumda mı?

Oğluma ne olacak George?

Tade ve Lomax'ı arıyorum.

Başkaları bulmadan onları bulacağız.

Tade? George Evans.

Şu tetikçi hala seninle mi çalışıyor?

- Oğlumu vurdurma, George! - Hey!

Temize çıkana kadar kimse vurulmayacak.

Pekala, Tade, aracı getir.

Benimki bozuldu.

Ödülün üçte birini alacağız.

- O zaman kalabiliriz. - Sadece bana oğlumu getir,

yoksa geri geleyim deme.

Lanet olsun.

Geri dön seni piç.

Ne yapıyoruz Allison?

Silahın var mı?

- Silah olmaz hayır... - Lütfen silahı aldığını söyle bana.

Yine de kullanmıyoruz değil mi Allison?

Mecbur olmadığımız sürece hayır, ama kenara çekmek zorundayız.

Kahretsin.

Çalıntı araç ihbarı vermek istiyorum.

Evet.

Plakası 3285M8.

Sorun nedir efendim?

Sorun şu ki, dörtlülerin açık gidiyorsun.

Aklını evde mi bıraktın evlat?

Hayır, efendim.

Özür dilerim. Açık olduğunu çok geç farkettim. O kadar.

Nereye gidiyorsun ve neden?

Lubbock'a gidiyorum.

Babam için bir parça alacağım.

Yekesi kırıldı, bu yüzden...

Baban kim?

Bismark'tan John Baker

Tanımıyorum.

Buralarda bir firari var, biliyor musun?

Bir kadın. Silahlı ve tehlikeli.

Evet, bir şeyler duymuştum.

Evet, yaşadığım yerdeki türden biri değil

o yüzden onu görmedim.

Eğer görürsem, yetkililere bildireceğime eminim.

Adın nedir evlat? Adını rapora yazayım sonra gitmekte serbestsin.

Eugene Baker.

Yavaş git.

Yavaş gideceğim. Teşekkürler efendim.

Başardın be!

Başardım.

Pekala, belki de artık yolculuğa çıkmak için,

en kötü insan sen olmayabilirsin.

- Anne? - Ha?

Eugene'i başkasının araması gerek.

Babamdan başka kişiler.

Hmm?

Ne diyorsun?

Hayır, bu iş bitene kadar bu evden dışarı adımını atmayacaksın.

Başka kelime etme. Şimdi odana git.

Kapını kapat.

Günaydın Bayan Evans.

Eugene iyi olacak.

Evans.

Öyle mi?

Hayır, hayır, hayır, hayır. Oğlum almış.

Karışıklık için üzgünüm. Ben hallediyorum.

Bunu takdir ediyorum.

Matador yakınlarındalar, güneye gidiyor.

Birisi kamyonumun çalındığını bildirmiş.

Gidelim çocuklar.

Phoebe? Buraya gel.

Phoebe!

Phoe... Phoebe.

Hayır, hayır, hayır, hayır.

Geri gel.

Bu terkedilmiş yerden çıktığımızda yeşilliklere inanamayacaksın.

Sürekli akan nehirleri var.

İnan bana, yeşil meyve bahçeleri,

parlak mavi suları var.

Daha önce bir ağaç gördüm biliyor musun?

Öyle mi, peki okyanusu gördün mü?

Hayır, hayır görmedim.

Küçükken bunun çok hayalini kurardım.

Yine de nasıl göründüğünü ve nasıl hissettirdiğini tam olarak bilemiyorum.

Sen gördün mü?

Hayır, ama ben de çok hayalini kurardım.

Meksika'ya vardığımda, onun büyük iri kollarına koşmayı planlıyorum.

Kulağa güzel geliyor.

Evet

Phoebe.

Selam baba.

Hayır. Hayır burada kalmalısın.

Hayır, teşekkür ederim. Bacağımı uzatmam lazım.

Allison, görevli seni fark edebilir.

Ve buradan gittiğimizde ilk işi, ne kadar tatlı olduğumu herkese anlatır.

Al, bu sende kalsın.

Bakalım ne ile karşılaşacağız.

- İyi akşamlar. - Sana da, yakışıklı.

Bu yalnız gecede nasılsın?

Şikayetçi değilim.

Tabelada boş yeriniz olduğu yazıyor.

Doğru. Tek yatak mı çift mi?

Bir.

Odanız 17.

Çok naziksin.

Teşekkürler bayım.

Son paramızdı.

Evet.

Fazlasını bulacağız.

Duş alacağım.

Hey, çocuk.

Neden buraya gelmiyorsun?

Tanrım, sanki cennetteyim.

Duş almak ister misin?

Korkuyor musun?

Hayır.

Utanıyor musun?

Neden burada durmamı istiyorsun?

"Neden" derken ne demek istiyorsun?

Bu komik bir soru.

Bence mantıklı bir soru.

Tanrım, beni buna mı çekeceksin şimdi?

Bunu çok fazla düşünüyorsun çocuk.

Tekrar yaptın.

Bana gelince "çocuk" ama resepsiyondaki şu mala gelince "yakışıklı", öyle mi?

Sana yakışıklı dememe ihtiyacın mı var?

Hayır, ben... sadece

Resepsiyondaki şu mala benimle duş almasını mı söyledim?

Belki istesen burada olurdu.

Siktir git.

Tüm söylediğim...

Söylemeye çalıştığım

beni gerçekten burada mı istedin yoksa...

beni gözünün önünde tutmak için,

seni ihbar edeceğimden korktuğun için mi söyledin bilmiyorum.

Seni yanımda istemeseydim yanımda olamazdın.

Bunu benim kadar iyi biliyorsun.

Özür dilerim.

Teşekkür ederim.

Ama bir şeyleri açıklığa kavuşturmam lazım.

Bu senin seçimindi.

Senden gelmeni istemedim.

Tamam mı? Sen ısrar ettin.

Ve harika bir iş çıkarıyorsun.

Ve cidden, yol arkadaşı olmamıza alıştım.

Ama şu an, burada olman konusunda aklında bir şüphe varsa, gitmelisin.

Eve git. Tekrar bir çocuk ol.

Tamam mı? Çünkü burda harcadığın her saniye,

seçeneğin git gide azalıyor.

Bunu anlıyorsun değil mi?

Bu hayat çocuklar için değil.

Bu çirkin bir dünya.

Çirkin.

Hiçbir yere gitmiyorum.

Seninle okyanusa ulaşmak istiyorum.

Tenin çok yumuşak.

Tamam.

Üzgünüm.

Sanırım biraz uyumam gerekiyor.

Bunu daha önce yaptın mı?

- Hayır. - Uzan.

İyi misin?

Evet.

Emin misin?

Sadece...

İyi olmak istiyorum.

Tamam, sana göstereceğim.

Şimdi ne olacak gerçekten bilmiyorum, ama...

Gözlerini...

Gözlerini kapatabilir misin?

- Neden? - Sadece kapat işte.

Sanırım bunu sen almalısın.

Beğenmedin mi?

Sana onu hatırlatmayacak mı...

bunu taktığımı gördüğünde?

Perry şu an her neredeyse, ihtiyacı olan son şey bir saat.

Ayrıca, bana başka birini hatırlatmasını istiyorum.

İnanıyorum ki Allison Wells

abimin aşkına karşılık verdi.

Ve büyük kısmında dürüst biriydi.

Belki Eugene'i çok özlediğimden dolayıdır...

ama her zaman,

bir an için bile olsa

dünyanın, onun karşısına her zaman düşlediği gibi

gibi çıkmasını hayal ettim.

O an, Eugene ve Allison, düşlerde birbirine bağlandılar.

Kontrol edebildikleri bir rüya.

Bir sonraki kısmın kimin fikri olduğu ile hiç ilgilenmedim.

Gerçekten benim için asla önemli değildi.

Eugene'in düşlediği hayat için uygun şartlar vardı.

Eminim, Allison, ondan sır saklayabilmeyi dilerdi.

Her ikisi için de ödenmesi gereken bir bedeldi.

Geri dönmek yok.Tamam mı? Giriyoruz ve çıkıyoruz.

İki dakikamızı alacak. Gözün saatte olsun.

Öp beni.

Beşe kadar say.

Afedersiniz. Bunu almam lazım.

Bu bir soygundur!

Herkes yere yatsın!

Kapa çeneni! Kapa çeneni! Lanet yere yat!

Size orada ihtiyacım yok hanımefendi. Dışarı çıkın.

- Herkes sakin olsun. - Sen kalabilirsin.

Lütfen, bu bir aile bankası.

- Buna kanmayacağım, bayan. - Sigortamız yok.

Herkes yerde kalsın, herkes! Söyle onlara! Söyle şimdi!

Size söyleneni yapın.

Peki şimdi, Allison?

Ne yapacağınızı biliyorsunuz hanımefendi.

Daha hızlı yaparsanız, daha hızlı gideriz.

- Lütfen, beni dinleyin, biz.. - Seni duyuyorum.

Şimdi sen beni dinle.

Arkadaki küçük kasayı açmanı istiyorum.

Ben ve ortağımdan böyle kurtulabilirsiniz.

Hadi!

Orada nasıl gidiyor Allison?

Nasıl gittiğini ona siz söyleyin bayan.

İyi! İyi! İyi gidiyor!

Doğru. Gerçekten iyi, çocuk.

Güzel gidiyor. Sorunsuz gidiyor.

Hepiniz size söylendiği gibi yerde kalın.

Siz farkına bile varmadan bitecek tamam mı?

Teşekkür ederiz. Hepsi bu kadar millet.

Allison!

Eugene, hadi.

Gidelim!

Nefes al. Hadi, Eugene. Duramayız.

- Duramayız... Meksika'ya varmadan olmaz. - Kenara çekmen lazım.

Kenara çek!

Eugene, lütfen.

Eugene?

Eugene, lütfen, cidden yola devam etmeliyiz.

Çocuk, devam etmek zorundayız.

Çocuk, lütfen, arabaya bin.

Bir ölü. Stanley'deki Citizens Pride Bankası.

İki firari, Allison Wells de içlerinde, 281. yoldan gidiyorlar.

Güney, Siyah kamyon 281. yol. Plakası 3285M8.

- Tekrar ediyorum... - Bu o.

Kahretsin.

Şu an nasıl hissettiğini hayal edebiliyorum.

ve bu duygunun hemen geçmeyeceğini biliyorum

ama bu hisleri arabada yaşamaya devam et

yoksa kendimizi öldürteceğiz.

Sadece yere yatması gerekiyordu.

Evet, öyle yapmalıydı,

ama aptalca ve küstahça davrandı.

Düşünemiyordum bile. Sadece...sadece yaptım.

Çünkü yapmak zorundaydın.

Eugene, yoksa o beni vuracaktı.

Ve bugün biri ölmek zorundaysa

tercihinin ondan yana olmasından memnunum.

Bir adam benim yüzümden öldü.

Biliyorum. Nasıl hissettiğini biliyorum.

Hislerini anlıyorum, ama hareket etmemiz gerek.

Arabaya binmen lazım Eugene.

Allison, anladığını sanmıyorum.

Bunu yapabileceğimi sanmıyorum.

- Anlıyorum... - Anlamıyorsun!

Anlıyorum! Belki de "Anlıyorum" demek

sadece oturup ölümü bekleyeceğim anlamına gelmiyordur.

Nasıl anlayabiliyorsun?

Eugene, lütfen.

Lütfen şu lanet arabaya bin.

Kimi öldürdün, Allison?

Dedikleri herşey doğru mu?

- Bilmiyorum, kızı öldürmem konusunda mı? - Nasıl bilmiyorsun?

Çünkü herşey aynı anda oluyordu.

Eğer orada olmasan

küçük kız bugün hayatta olur muydu?

Beni olmadığım bir şeye dönüştürdün.

Seni zaten olmak istemediğin herhangi bir şeye dönüştürmedim.

Eugene.

Lütfen.

Eugene!

Bu senin kamyonun değil mi?

Eugene!

Onunla kal.

Eugene, hala Meksika'ya gidebiliriz.

Babanı bulmak istemiyor musun?

O yok, Allison! O öldü.

Kimseyi bulmak için gitmeyeceğim.

Bu bir veda.

Beni vurmazsın.

Phoebe, arabaya bin.

Git.

Eğer ödülü istiyorsan, beni alıp ödülü hakedebilirsin.

Ya da plana sadık kalırız.

Sana arabaya bin dedim.

Ama Eugene orada.

Ona bir şey olmasına izin vermeyeceğim. Söz veriyorum.

Herşey yolunda. Sorun yok.

Burada kal.

Her halükarda onu sana bırakıyorum.

Onlara, bu işe seni benim zorladığımı söylerim.

Hayatına devam edebilirsin.

Yükünü seçmelisin çocuk.

Hey.

Sana asla yalan söylemek istemedim.

Sana bildiğim tüm gerçekleri anlattım.

Ben önceden düşündüğün kişiyim.

Biraz daha karışık hali.

Korkmuştum, Allison.

Evet, ben de.

Ama sensiz olmaktan daha çok korkardım.

Lütfen.

Kendimizi okyanusta vaftiz edebiliriz.

Gidelim.

Eugene!

Yoldan çekil.

Bunu yapabiliriz.

Koş, Eugene!

Hayır!

Hayır! Allison.

Allison.

Aman tanrım. Hayır.

Bitti evlat. İndirin silahlarınızı.

İndir şunu.

Herşey yolunda evlat.

Silahlarınızı indirin!

İndir!

Silahlarınızı indirin dedim!

At yere!

Koş, Eugene!

Bu benim Eugene'i son görüşümdü.

Nereye gittiğini ya da gittiğini bile bilmiyoruz...

ama hiç onu bulmaya çalışmadım.

Bu asla benim kaderim değildi.

Farklı babalar, sanırım.

Ama Eugene Baker efsanesini yaşatabilmek için elimden geleni yapıyorum.

Ve bana bıraktığı malzemelerle,

John'un ona bıraktığı eksikliği ile

doğru ve dürüst bir şekilde

hikayesini anlatacağım.

Abimi en son 20 yıl önce gördüm.

16 Nisan 1935.

Neredeyse bir yıl içindeki ilk yağmurlu gündü.

Belki, Eugene'in aradığı şeyi bulduğunun bir işaretiydi.

Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.