Afrikaans
Akan
Albanian
Amharic
Arabic
Armenian
Azerbaijani
Basque
Belarusian
Bemba
Bengali
Bihari
Bosnian
Breton
Bulgarian
Cambodian
Catalan
Cebuano
Cherokee
Chichewa
Chinese (Simplified)
Chinese (Traditional)
Corsican
Croatian
Czech
Danish
English
Esperanto
Estonian
Ewe
Faroese
Filipino
Finnish
French
Frisian
Ga
Galician
Georgian
German
Greek
Guarani
Gujarati
Haitian Creole
Hausa
Hawaiian
Hebrew
Hindi
Hmong
Hungarian
Icelandic
Igbo
Interlingua
Irish
Italian
Japanese
Javanese
Kannada
Kazakh
Kinyarwanda
Kirundi
Kongo
Korean
Krio (Sierra Leone)
Kurdish
Kurdish (Soranî)
Kyrgyz
Laothian
Latin
Latvian
Lingala
Lithuanian
Lozi
Luganda
Luo
Luxembourgish
Macedonian
Malagasy
Malay
Malayalam
Maltese
Maori
Marathi
Mauritian Creole
Moldavian
Mongolian
Myanmar (Burmese)
Montenegrin
Nepali
Nigerian Pidgin
Northern Sotho
Norwegian
Norwegian (Nynorsk)
Occitan
Oriya
Oromo
Pashto
Persian
Polish
Portuguese (Brazil)
Portuguese (Portugal)
Punjabi
Quechua
Romanian
Romansh
Runyakitara
Russian
Samoan
Scots Gaelic
Serbian
Serbo-Croatian
Sesotho
Setswana
Seychellois Creole
Shona
Sindhi
Sinhalese
Slovak
Slovenian
Somali
Spanish
Spanish (Latin American)
Sundanese
Swahili
Swedish
Tajik
Tamil
Tatar
Telugu
Thai
Tigrinya
Tonga
Tshiluba
Tumbuka
Turkmen
Twi
Uighur
Ukrainian
Urdu
Uzbek
Vietnamese
Welsh
Wolof
Xhosa
Yiddish
Yoruba
Zulu
Hepsi de hayvan muamelesi gördü.
Erkekler, kadınlar ve çocuklar. Hepsi de yün değirmenlerinde çalıştı.
Gün doğumundan gün batımına kadar hayvanlar gibi çalıştılar.
Hayatınız, sadece sabit maaşlı bir işte çalışmaktan ibaret olunca,
alkole ve kumara başlamanız işten bile değildir.
Onlar da yaşadıklarını hissetmek için böyle yaptılar.
Bronte kardeşler tüm bunları yakından gördü ve bunu eserlerine de yansıttılar.
Bronte Kardeşler
Gelip görmek ister misiniz? Bitti!
Benzerlikler çarpıcı! Gerçek bir sanatçısın sen.
Çok hoşuma gitti, Branny. Hem de çok.
Önce Anne ve Emily'i çizdim. Charlotte ve benimki daha zordu.
Fakat tıpkısının aynısı. Tıpatıp! Ailede bir sanatçı var.
Emily, ceketin ve pantolonun kir pas içinde yine.
Erkek çocukları gibi giyinip çayırlarda dolaşıyorsun!
Korkuluğa benzemişsin.
Teyzen bunun müstehcen olduğunu düşünüyor!
Pantolon giydiğimde daha rahat ve daha hızlı hareket edebiliyorum.
Gittiğim yerlerde kimse beni görmüyor zaten.
Bak Emily... Ne kadar güzel bir yaban gülü.
Çengelli gül diyorlar ona.
- Hoşuna gitti mi? - Hayır.
Bu çobanpüskülünü daha çok beğendim.
Çobanpüskülü mü?
Evet ama, çok iç karartıcı, hırpani ve yavan bir bitki o...
Sen sadece dışına bakıyorsun.
Bu yabangülünden hoşlandın çünkü henüz çiçeklerini dökmemiş.
Yakında tüm çiçeklerini dökecek, çünkü gülün ömrü az olur.
Karakışın ortasında bu çiçekten hoşlanmaya devam edecek misin? Çobanpüskülü tüm yıl yeşil kalacak halbuki.
Yabangülü, bir daha çiçek açmayacak bir aşka benzer.
Nefret ederim bundan. Tükürüp geçerim bu içi boş aşka.
Bu çobanpüskülü ise arkadaşlık gibidir,
bütün kış devam eder.
"Charlotte, Teyze'nin odasında çalışıyor. Anne ve ben yazıyorum.
"Anne'in yazdığı şiir şöyle başlıyor: "Akşamları günbatımı ne de güzeldir."
"Ben Augustus Almeda hakkında yazıyorum.
"Güzel bir gün. Gökyüzünde gri bulutların arasında güneş ışınları parlıyor.
"Teyze, küçük odada çalışıyor.
"Babam dışarı çıktı. Tabby mutfakta."
Ve Branwell mi? Heykeltraş Leyland ile buluşacağını yazmış.
Ne diyor mektubunda?
Mektubunda diyor ki...
Diyor ki...
"Onun gibi olmak isterdim. O çok yetenekli birisi.
"Zarif...
"Samimi...
"Ondan etrafına özel birşeyler yayılıyor.
"Böyle bir adamın varlığı gerçekten de inanılmaz."
Size adresimi vermek isterim. Olur ya bir gün evimin yakınından geçersiniz.
- Çok ta uzak sayılmaz. - Ve Dünya küçük bir yer.
Beni görmeye gelmeniz beni çok onurlandırır.
Sizi kızkardeşlerimle tanıştırmayı çok isterim.
Sizinle arkadaş olmayı umacak cesaretim bile yok.
Birlikte bir içki içecek cesaretim bile yok.
Daha girişken olmanız lazım. Söylediklerinizi yalanlamama izin verin...
"Küçük bir şehre ihtiyacım var, Bradford gibi küçük bir yer bile olur,
"bu dünyadaki şansımı değerlendirmek için.
"Joe Leyland kendi sesimi bulmam gerektiğini söylüyor.
"O yüzden artık şiir ve resimle ilgilenmekten vazgeçtim.
"En güçlü eserini müzede gördüm...
"Milton'un Kayıp Cennetindeki Şeytan"
"Böyle harika bir adamın bana inanması benim için büyük bir onur.
"Herkesin bu günlerde yaptığı gibi o da fotoğraf makinesi denen yeni bir cihazla,
"hızlıca portre yapıyor.
"Benim yaptığım portreler onunkiyle yarışamaz bile.
"O yüzden ben de ona Gondal'ın Krallığı adlı şiirimi gösterdim".
Böyle bir adama sırlarımızın ancak çok az bir kısmını söyleyebiliriz."
Yeteneğim ancak önemi anlaşıldıkça gelişecektir.
Ünlü olacağım.
Şehirde hayatın nasıl olduğunu bilmiyorsun.
Aradaki fark, ölümle yaşam ya da gece ile gündüz arasındaki fark kadar büyük.
Burada sanki bodrumdaymışsın gibi çürüyüp küfleniyorsun.
Zemindeki patatesler gibi çürüyorsun. Şehirde herşey daha hızlı gerçekleşir.
Dikkatli dinle, Charlotte,
Toplumsal kuralları henüz öğrenmedin.
Ama Leyland, o muhteşem Joe Leyland, bana hepsini tek tek gösterecek
ve tanındıkça başarım daha da artacak.
Planım bu. Tüm gücümle planımı uygulayacağım.
- Bu, hayatımın alacağı şekildir. - Biraz dur, Branny. Yoruyorsun bizi.
Branwell?
Kükürt kokusunu alıyor musun?
Emily...
Emily, onu içeri almalı mıyım?
- Ben burada olduğum müddetçe olmaz. - Kim o?
John Brown, kilise mezarcısı.
İçeri gireceğini zannetmiyorum.
Muhtemelen girmez kardeşim. Seni sıkarsam, temiz hava almak için dışarı çıkarım. Temiz hava bana iyi gelir
Branwell!
Nedir o abla?
Temiz hava mı? Barlar o kadar dumanlı ki kendi parmağını bile göremezsin.
Gecenin bu vakti ne yapıyorsun burada?
Kendini kötü mü hissediyorsun? Emily cevap ver bana, hasta mısın?
Endişelenme, Charlotte. Gayet iyiyim.
Geceleri sık sık uyanırım.
Lütfen yatağa git! Tabby ile sabah erkenden çalışmanız lazım.
Branwell'i bekliyorum.
İçeri girerken babamla teyzemi uyandırmasını istemiyorum.
Peki ya sen? Sen neden gecenin bu vakti ayaktasın?
Branwell'i mi bekliyorsun? Yani onu içeri sen mi alıyorsun?
Bunu Tabby'den istediğini sanmıştım. Bu biraz tuhaf.
Sen kendin de biraz tuhafsın zaten.
Bir şey mi oldu?
Evet...
Branwell ile mi alakalı?
Bir bakıma...
- Nedir? - Bir mektup.
Sıradan bir mektup değil. Uykularımı kaçıran bir mektup.
Southey'den bir mektup.
Bu harika! Branwell çok sevinecek buna.
Gönderdiği tüm o şiirlerden sonra nihayet bir cevap alabildi.
Charlotte, ona sürpriz yapmak zorundayız.
Charlotte?
Tuhafsın.
Okudun mu?
Övgü dolu.
Uyuyamadım. Tekrar tekrar okudum.
- Branwell'e yazılmamış ama. - Ona yazılmamış mı?
Aman, Tanrım, ne kadar da aptalım. Sen de ona yazdın.
Takma isim kullanarak. Fakat bir kadın olduğumu farketti.
İstersen okuyabilirsin.
"Görünen o ki bir şairin yeteneklerine sahipsiniz.
"Bu zamanda şairliğin çok da nadir bulunan bir şey olmadığını söylerken bunu küçümsediğim anlaşılmasın.
"Bu kadar mükemmel yazan birisinin,
"kendini hayal kırıklığına hazırlaması lazımdır.
"Edebiyat benim uzmanlık alanımdır ve size bir uyarıda bulunayım:
"Şiiri, yazmaktan zevk aldığınız için yazmalısınız.
"Başka şairlerle rekabet etmek için ya da ünlü olmak için değil.
"Edebiyat kadınların yapacağı bir iş değildir.
"Kadınlar kendi üzerlerine düşen görevleri ne kadar çok yaparsa,
"yazmak için o kadar az zamanları olur.
"Bir hobi olarak yazmaya devam etmenizi öneririm,
"Zannetmeyin ki yeteneğinizi küçümsüyorum.."
Emily!
Sonunda iyiliksever kızkardeşlerimle buluşabildim. Ne harika di mi!
Çok harika. Siz ikiniz ne haltlar karıştırıyordunuz bakiyim?
Size büyüleyici gelen bazı sayfalara odaklanmış gibiydiniz.
Geçtiğimiz Pazar, papazın kilisede affetmekle ilgili verdiği vaazı tekrar okuyorduk.
Matthew 18:21. O saçmalığı tekrar duymak istediğimi mi zannediyorsunuz.
Sessiz ol, Branwell. Seni duyacaklar.
Geleceği düşünüyorum, bugünden tam dört yıl sonrasını.
Dört yıl sonra nerede olacağımızı ve nasıl insanlar olacağımızı merak ediyorum.
En iyisini ümit etmeliyiz.
Bence dört yıl sonra yine burada olacağız. Tamamen mutlu bir halde.
Bence hepimiz dört bir tarafa dağılacağız.
Nereye?
Charlotte ve ben çalışırız.
Ama Emily, evde kalır, bir şeylerle meşgul olur.
Dört yıl önce aynı hataları yaptım ama şimdi daha tecrübeliyim.
Kendi kendimin patronuyum.
"Gondal'ın Krallığı"nı unutamıyorum bir türlü.
Dört yıl sonra bu karakterler, halâ bizi bu kadar meşgul edecekler mi bilemiyorum...
Bayan Bront...
Affedersiniz ama çocuklar yalnız. Onları eve götürme vakti geldi.
Başka türlü sizi rahatsız etmezdim.
uslu ol şimdi Marie. Söyle bana kelimeyi.
Uyumadan önce Tom Titten'in hikayesini okuyacak mısın bana?
Eğer kelimeyi söylersen.
Marie, söyle de bitsin bu iş.
Hayır.
Biraz daha çay alsanıza. Bir bisküvi?
Özel bir teklifimiz olacaktı...
Fransızca okuyoruz ama öğretebilecek kadar iyi değiliz.
Almancamız desen daha da beter. Müzik teorisini de bilmiyoruz.
Bu konularda uzmanlaşmamız lazım.
Öğrencilerimin velileri diyor ki, kıtada 6 ay geçirsek kâfiymiş.
Bunu destekleyemem. Ben Protestan ve İngilizim.
Cizvitler ve Baptistler arasında...
Sadece altı ay, Teyze.
Brüksel'de tanıdık birisini bulmak lazım
bu fikirden hoşlanacak birisini.
Böyle bir şey bir servete mâl olur.
Sadece Emily ve ben gideceğiz. Anne sonra katılacak bize.
Bayan Willer yardım edecek bize, tüm masrafları sizin üstlenmenize gerek yok.
Sadece yolculuk ve yiyecek masraflarını karşılasanız yeter.
Baban bu konuda ne düşünüyor peki?
Bu hırslı projenizi desteklemekte istekli mi?
Hatta pervasız?
Hırs olmasa insan nasıl ilerleme kaydedebilir ki?
Yeteneğimiz olduğunu biliyorum.
Az da olsa bu yeteneğimizi kullanmamız gerektiğini düşünüyorum.
Az da olsa yetenektir yani.
Emily! Yaklaş.
İkiniz de durun önümde.
Yapacak çok işimiz var. Elbiseleriniz...
Tüm parça mı?
Tüm parçayı çalmayacak mısın?
Hayır, tüm parçayı çalmayacağım.
Bayan Bronte, tebriklerimi kabul edin.
Çalma şeklinizde cinsiyetinizi tanımlayan karakteristik özelliklerden hiçbiirini göremedim.
Eğer bu bir iltifatsa, çok teşekkür ederim Bay Heger.
Gerçek bir iltifat sayılmaz aslında.
Eğer bir erkek olsaydınız ne yapardınız?
- Anlayamadım? - Cevaplamak zorunda değilsiniz.
Sizi bir seyir subayı olarak hayâl edebiliyorum.
Hiç gemim yok maalesef ama sizi piyano öğretmeni olarak işe alabilirm.
Hayır Bay Heger, hiç sanmıyorum. Özür dilerim.
Emily seyahat etmek istemiyor efendim. Denizden hoşlanmıyor.
Onu öğretmen olarak işe almaktan bahsettin.
İstediğim...
Burada sizin rehberliğinizde İngilizce öğretmek istiyorum.
Öğretmek için doğmuşum.
Sizi hayâl kırıklığına uğratmam.
- Bundan eminim. - Sonra görüşürüz.
Dışarıya, bahçeye çıkmak isteyebilirsin.
İngilterede onların gömlekleri ünlüdür!
- Gömlekleri mi? - Onların gömlekleri.
En azından Bronte kardeşler cesaret gösteriyor!
Bu da bir başka izlenim, Bilmiyorum.
Şüphesiz ki bunu bekliyordunuz!
Ver onu bana!
Sizi kalmaktan men ediyorum. Mutfağa gidin!
Bunu sonra konuşacağız. Şimdi lütfen odayı terkedin hanımefendi, derhal!
Neler olduğunu öğrenmek istiyorum?
Avril, ağlayıp sızlanmayı bırak. Kimsenin sana üzüldüğü de yok.
Ayrıca bunu hak ettin de!
Sessizlik!
Gevezeliğe tahammülüm yok!
Oturun!
Napoleon'un ölümüyle ilgili sayfaya açın.
Bront, Charlotte, tahtaya!
"Napoleon Korsika'da doğdu. Ve St.Helena adasında öldü.
"Bu iki ada arasında...
"...uçsuz bucaksız çöllerden başka bir şey yoktur.
Sadece uçsuz bucaksız çöller ve okyanus..."
Ne dedi doktor?
"Kabızlığın yol açtığı yorgunluk yüzünden ölüm."
Halâ inanamıyorum buna.
Her ne kadar onun çığlıklarını zihnimde halâ duysam da...
10 yıldır bana analık yaptı.
John Brown...
Geceleri, öyle acı çektiğine şahit oldum ki, Allah bu acıları düşmanımın başına vermesin.
Kurtarılmasından ümidi kestiğimiz sırada Charlotte ve Anne' e haber gönderdim.
O yüzden geç kalacaklar...
Hiçbir şey yememişsin!
Muhtemelen soğumuştur şimdi.
Charlotte ve Emily çok geç kaldılar!
Onlar gelmeden başlamayacağız.
Posta arabası bu havada muhtemelen kaybolmuştur.
Branwell...
Benimle gel, Branwell.
Seni Kara Boğa Han'ına götüreceğim.
Brüksel'den nefret ettim.
Buraya geri döndüğüme çok sevindim.
Şarap içtim, bir daha tadına bakmayacağım o şaraptan içmelisin.
Ne korkunç!
Onun ölümünü gördükten sonra titremeye başladı.
Bu da geçecek, Charlotte. Ama burada kalamaz.
Benimle, Robinsonlarda kalmalı.
Edmond için bir öğretmene ihtiyaçları var.
Ben oradayken, onun gelişme kaydedeceğine eminim.
O kadar aptalım ki!
Ama neden?
Geri dönmekle aptallık ettim.
Çoktan ölmüş ve gömülmüş!
Asla geri dönmemeliydim. Asla!
Biliyordum! Orada kalmam gerektiğini biliyordum.
Derhal Brüksel'e gitmeliyim!
Robinsonlarla tanışmaya hazır mısın, Branwell?
Kıyafetin kusursuz. Harika bir izlenim bırakacaksın.
Senin sayende kardeşim. Emily'nin sayesinde!
Eğer siz ikiniz elbiselerimi elden geçirmeseydiniz halim ne olurdu kim bilir?
Harika görünüyorsun. Robinsonlar nasıl?
Yeteneklerimizi görebilecek kadar iyiler.
İnsanı sinirlendirmeyecek kadar akıllılar ve ücret konusunda da cömertler.
Rüya gibi desene.
Branwell, sen okulumuzda öğretmen olacaksın,
ve tüm öğrenciler sana aşık olacak!
Eğer bu öğlen ayrılıyorsanız, size teşekkür etmem gerek.
Ne için teşekkür?
Özel bir sebebi yok. Burda kalmama izin verdiniz.
Her halükarda sizi tebrik ederim ve size iyi yolculuklar dilerim.
Getirdin mi?
Emily'i getirdin mi? Cam kırılma sesi duymadım.
Gerçekten de bu uzaklıktan bir şey göremiyor musun?
Umarım bir kaç ay sonra oğlumu görecek kadar görme gücüm kalır.
Anne'ın hiç önemi yok galiba.
Ben öyle demedim.
Anne ve Charlotte'ü ne kadar düşündüğümü çok iyi biliyorsun.
- Fakat yazmayı bıraktılar. - Evet, tuhaf.
"Yaşlı denizcin için endişeleniyorum. Yaşlı ellerin için endişeleniyorum..."
Yaz, Edmond!
Yoruldum.
Bitirmemiz lazım. Baban istedi bunu. Yaz!
Hayır.
Eğer dersini bitirirsen yemekten önce kriket oynarız seninle.
Yemekte ne var?
Hindi.
- Başka? - Balık.
- Ne tür bir balık? - Bilmiyorum.
Bilmiyor musun?
Aşçıya balık almasını söyledim sadece. Ne tür bir balık alacağını söylemedim.
Kendin keşfetsen daha iyi olur!
Yemekte hangi balığı pişirdiğini bilmeyen bir ev kadını da ilk defa görüyorum.
Hangi balığı aldığını nasıl bilmezsin?
Belki de beyefendi gelecekte hangi balığı almamız
gerektiğini belirten bir direktif verir?
Bayan Bront, kızlarımın saçlarını şekillendirme şekliniz beni çok şaşırttı.
Genelde saçlarını örgü yapıp kurdeleyle bağlardı.
Yukarı çık ve düzelt çabuk şunu.
Canım, kızım gelecekte iyi ahlaklı görünmeli.
Baba, Bay Bront ile bahçede kriket oynayabilir miyim?
Ödevimi bitirdim.
Bay Bront'un bahçede ve ya başka herhangi bir yerde seninle kriket
oynaması için bir sebep göremiyorum.
Bay Bront'un burdaki tek görevi sana ödevlerinde yardımcı olmak.
Hatalarını düzeltmek,
böylece ilerleme kaydedebilirsin ve ben de seninle gurur duyabilrim.
Ben hep burda olmayacağım!
Yaptığı iş için 20 pound para alacak.
Pek çok insan bu kadarını bile kazanamıyor.
Bay Brontla oynamak istemene şaşırdım açıkçası.
Bay Bront'un da bu oyun fikrine kapılması beni daha da şaşırttı.
Her ne kadar Bayan Bronte gibi masamızda bizimle yemek yeme onuruna erişmiş olsa da.
Bu ailenin bir parçası olduğu düşüncesine kapılmasını istemem.
Bay Bront'un yetenekleri onu aile hayatından ayırıyor.
Tek sebep bu.
Ve bir de maaşı!
Bay Robinson...
Şimdi ders alma sırası sizde. Bu söylediklerimi yanlış anlamayın.
Benimle gel Edmond. Seninle ben oynayacağım.
Andy'e binebilirsin, kırmızı midilliye.
Hayır, Johanna'ya binmeyi tercih ederim, benekli olana.
Sen Andy'e bineceksin, rengi de kahverengi.
Bay Bront‘!
Bu kadar çabuk gitmeyin.
Bay Bront, kocamın sizinle konuşma şeklini onaylamadığımı bilmenizi isterim.
Çok naziksiniz Madam.
bekleyin!
Çok utanıyorum...
Bay Robinson size karşı çok kaba davrandı.
Bay Robinson sert ve gururlu bir adam. Toplumdaki yerini ailesinden ve Tanrı'dan
daha çok düşünüyor.
Bay Bront, sizi bir aile reisi olarak hiç düşünmediğimi bilmenizi istiyorum.
Fakat eğitimli bir bilim insanı ve zevk sahibi birisiniz.
Daha ilk günden anlamıştım zaten bunu.
Evet, söylemek istediklerim bunlardı işte.
Bir yürüyüşten bu kadar zevk almayalı uzun zaman olmuştu.
Thorston, çiçekleri al.
Kulenin perili olduğunu söylüyorlar.
Bay Robinson'un büyükbabası kulede bir aşağı bir yukarı gidiyor.
Bazen kış gecelerinde çanı çalıyor
çan sesini gayet net duyabiliyoruz.
Kimse, neyin peşinde olduğunu bilmiyor.
Yukarda ne yapıyor? Kimse bilmiyor...
Edmond babasından korkup saklandığında,
zamanını burda oyun oynayarak geçiriyor.
Yaşlı moruğun bu terkedilmiş odada dolandığını hayal edebiliyorum.
Biraz görgülü olun lütfen!
Beni hor görmekle beni baştan çıkarmak arasında nasıl bu kadar rahat salındığınızı anlayamıyorum.
Bu cafcaflı tavırlarınız ve çekiciliğiniz sizi daha da dayanılmaz kılıyor.
Lydia Robinson, günlerimi ve haftalarımı burda saklanarak geçirmek zorundayım.
O yüzden bu evde kalışımı daha tahammül edilebilir hale getirmenizi rica edeceğim sizden.
Hayır.
Aşağı inelim.
Tanrı'nın bize bahşetmiş olduğu tüm nimetler için şükürler olsun,
Ve gelecekte vereceği her şey için.
Yenmez bu!
Alın bu soğuk eti önümden.
Nesi var etinin?
Çok pişmiş. Ancak kediler yer bunu.
Etin tüm kokusunun gittiğini farketmedin mi?
Ortadaki penbe yumuşak et de gitmiş. Ki orası en leziz kısmıdır.
Et fazla pişmiş. Geri götür ve yenisini getir.
Ne güzel bir şeysin sen öyle.
Ne istiyorsun?
Ne istiyorsun? Bir öpücük mü?
Şimdi olmaz. Hayır, şimdi olmaz...
Ağzınla ne biçim sesler çıkartıyorsun...
Git şimdi.
Anne neden masada çiçekler var?
Ve neden Bay Bront bu kadar kırmızı?
Bu kadar edepsiz olma! Çocuklar yemek masasında konuşmamalıdır.
Nedir bu Bay Bront? Acı mı çekiyorsunuz?
Sadece ateşe biraz fazla yakınım ve iştahım da yok.
Bayan Robinson, Efendim
Müsaadenizle ben kalkacağım.
Migrenim çok fena azdı.
Git hadi, Nancy'nin sana çay yapmasını ister misin?
Teşekkürler...
Ama biraz uzanırsam geçer.
Kızkardeşinizin gözetiminde zamanlarını geçiriyorlar.
Ne kadar iğrenç bir anneyim ben.
İğrenç değilsin.
Neden ayrılmıyorsun burdan?
Ölüm gibi..
Bir kedinin nefesi gibi gelen ölüm...
Bak kedi ne kadar da sakin. Ne kadar da sakinsin...
Al beni.
Hayatımda duymadım böyle bir şey!
Ne biçim bir adamsın sen?
Ben...
Dur söyleme...
Sen delisin. Bir şair. Ya ben?
Yaşlıyım.
Yaşlı ve çirkin.
- Tanrı beni affeder inşallah. - Hayır, Tanrı'yı rahat bırak yukardaki yerinde.
Tanrı'nın işi yok bizi mi düşünecek.
Her zamanki baskıları üzerimizden atabilirsek mutlu olmayı umabiliriz.
Sen güzelsin.
Gel.
Böyle şeyler yapmak senin adetin değildir.
Kuşların da hisleri var, senin benim gibi.
Başkasının sana bunu yapmasını ister miydin?
Ben kuş değilim ve acı çekiyorlarsa da umrumda değil.
Belki bir gün aynı şey senin başına da gelir, Edmond.
Onlara ne yaptığını çok iyi biliyorsun.
Eğer onlara işkence yapmaya bir son vermezsen...
Bu kadar saf olma!Babam yaptıklarımı umursamıyor bile.
Dün bana küçük bir serçe verdi.
serçeyi parçaladım, kanatlarını kafasını kopardım ve babam bir şey demedi.
Tek dediği "üstünü başını kirletme."
Annen ne diyor bu konuda peki?
Bu tarz şeyler onu rahatsız etmez.
Dün serçeye tuzak kurarken bana yardım etti.
İnanmıyorsan abine sor.
Annemle o kulede yalnızlar şimdi, sadece ikisi var.
Umarım çabucak geri dönersin.
Umarım kocanız yakında iyileşir, Lydia.
Bayan Robinson.
Umarım ciddi bir şey değildir.
Tatiller ve kutlamalar sırasında hep hastalanır zaten.
Bazı insanlar başkalarının mutluluğuna katlanamaz.
Ama sizi temin edderim gün bitmeden yataktan çıkmış olacaktır.
Gitmek zorunda kaldığım için özür dilerim.
Evet, biliyorum.
Bagajlarımız yüklendi, gitmemiz lazım.
- Hoşçakalın. - Güle güle.
Yakında görüşürüz.
Neden hiçbirşey söylemiyorsun?
Beni sakın yargılama kardeşim. Hayat hakkında hiçbirşey bildiğin yok.
Sen ve kardeşlerin evden hiç çıkmadınız ki bilesiniz.
Gerçek aşkın ne olduğunu sen nerden bileceksin.
Gerçek aşk doğru olduğunu zannettiğin herşeyi yıkıp geçer.
Kapa çeneni!
Yalvarırım, nefretini ve kendine acımanı benden uzak tut.
Bunlara katlanmak eskiden de yeterince zordu zaten.
Canım kardeşim benim, ne kadar da hassassın sen!
Kusursuz Metodist. Haç çıkart bari. Tıpkı sana öğrettikleri gibi.
Ama benim önümde yapma lütfen...
Ben özgürüm.
İstediği her yöne esen rüzgârlar gibi özgürüm.
Anne, neyin var hasta mısın?
Yok bir şey.
Bıçak gibi bir ağrı saplandı.
Ah evet. Bıçak gibi bir ağrı.
Bataklığın ortasında bir şehir var.
Rüzgâr sürekli eser ve kışları da korkunçtur.
Buranın havasını seviyorum.
Brüksel'i seviyorum, memleketimi özlemiyorum.
Hayatımın geri kalanında burada öğretmenlik yapabileceğimi hissediyorum.
Ve buna rağmen eve mi gitmek istiyorsunuz?
Geri döneceğim.
Ailenin en büyük kızı olarak eve dönmem gerekiyor.
Babamdan kötü haberler aldım, gözleri gittikçe kötüleşmiş...
Ayrıca bir konu daha var...
- Kızkardeşiniz Emily mi? - Erkek kardeşim.
Bir erkek kardeşiniz mi var? O nasıl?
Bir rüzgâr kadar vahşi ve geceleri ne haltlar karıştırdığını kimseye söylemiyor.
Ama geri döneceğim. Orada bir geleceğim yok.
İngilizce sınıfındaki öğrencilerin söyledikleri hayatı daha da katlanılmaz bir hale getiriyor.
Uzun süredir biliyorum bunu.
Bunu yüzünüzde görebiliyoruz.
Gözlerinizde halkalar oluşmuş ve uykusuzluk çektiğiniz de çok açık.
- Güzel olmadığımı biliyorum. - Ben öyle demedim.
Öğrencilerim sorun değil. Onların isyankâr tavırlarıyla başa çıkabilirim.
İşimi herşeyden daha çok seviyorum!
Size inanıyorum.
Fakat bence ailenizin yanında biraz dinlenmeye ihtiyacınız var.
Sinir krizi geçirmek üzere olan birisine benziyorsunuz.
Sizin dediğiniz gibi yapacağım efendim.
Siz benim öğretmenimsiniz ben de sizin öğrencinizim.
Ne isterseniz yapacağım.
İstediğimin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Seyahat etmek istediğinizi söylediniz. Ben size emretmedim bunu.
Size iyi yolculuklar dilerim Bayan Bront.
Bu sen misin? Branwell geldi sanmıştım.
- Beni gördüğüne sevinmedin mi? - Tabii sevindim. Durma orada öyle.
İçeri gir!
Birkaç kuru elbise getireceğim.
Buna daha fazla katlanamayacağım.
- Sana kötü mü davranıyor? - Hayır. Daha da kötü.
Beni çiçeklere ve hediyelere boğuyor. Bu eldivenler mesela onun hediyesi.
bir de sevecenliği yok mu, midemi bulandırıyor.
Delireceğimi hissediyorum.
- Sadece tek bir umudum var. - Nedir?
Tek umudum hasta olması.
Dört defa kriz geçirdi. Doktor beşincisinde kurtulamayacağını söylüyor
- Şu an yatalak. - Bu çok güzel bir haber, Lydia.
Öyle deme!
Böyle şeyler söyleme bana!
Ölebilir.
Fakat birkaç yıl hayatta da kalabilir.
Hasta bir köpek gibi beni yatağına çağırabilir.
Ne olacak benim halim?
Halâ bir umut var.
Elimdeki tek umut.
Affet beni.
Nerede olduğumuzu biliyor musun?
Bir kavşak noktasındayız.
Bu topraklarda, intihar edenleri
halâ cenaze düzenlemeden gömüyorlar. Bir mezartaşları bile yok.
Bir iddiaya girdim...
Eğer atımı bağladığım direğin orayı kazarsam...
Kapa çeneni! Böyle şeyler söylememelisin.
Bunu söylemeyi bana yasaklayabilirsin ama düşünmeme engel olamazsın.
Seni düşlüyorum, Lydia.
Başın öne eğik ve saçların çözük halde
o yüzden de yüzünü göremiyorum.
Ne saçma sapan bir laf. Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?
- Lydia... - Beni dinle. Ciddiyim ben.
Sen orada kendine acıyarak otururken
benim durumum gittikçe kötüleşiyor.
Nefret ettiğim bir adam ve huysuz, kalpsiz çocuklarla yaşamak zorunda kalıyorum.
Sence seni buraya, sırf kötü kaderimize ağlayıp sızlanalım diye mi çağırdım?
Ne yapmamı istiyorsun?
Sen bir şairsin.
Romanlar yazıyorsun.
Romanlarındakiler böyle bir durumda ne yapardı?
- Romanlardakiler ne yapardı? - Erkek ol biraz.
Benim için bir erkek ol.
"Gece ve gündüz bulamadım huzuru.
"Geceleri kabuslar böler uykumu.
"Seni bir görebilseydim eğer.
"Her zaman sert her zaman ciddi.
Her zaman sinirli, her zaman muhalif bana."
Kötü hava yüzünden posta arabası geç kaldı.
Fakat gemiler, tüm yıl rahatça seyahat edebiliyor değil mi?
Havanın durumu hakkında mı konuşmak istiyorsun?
Hayır. Gir içeri. Bu mektubu uzun zamandır bekliyorum!
O kadar uzun süredir bekliyordum ki neredeyse ümidi kesecektim.
Korkarım ki bu erkek kardeşiniz için. Beklediğiniz mektup değil ne yazık ki.
İnsanlar, böyle ücra yerlerden kaçınmak istiyor.
Okulunuzda pek öğrenci olacağını sanmıyorum.
Okulumuz mu? Şey...
Hoşçakalın, Bay Rasbell.
Çok yazık, siz üçünüzden harika öğretmen olurdu.
Bundan eminim!
Branwell!
Sana mektup gelmiş...
O ölmüş!
Bay Robinson ölmüş! Bu tüm hayatımı değiştirecek!
"Bazı beklenmedik iç güçler beni kalbim ve servetim arasında tercih yapmaya zorluyor.
"İkisinden birini seçmek zorundaydım.
Beni bir daha görmeye çalışma..."
Emily!
Bir hayalet mi gördün?
Evet.
"Bir ruh gördüm tam senin durduğun yerde.
Üç nehir akıyordu burnunun dibinde."
Pis casus! Buna pişman olacaksın!
Pişman olacaksın!
Emily, tesadüfen senin odandaydım.
Beni dinle!
Bir daha bu odaya girmeni yasaklıyorum. Seninle bir daha asla konuşmayacağım asla!
Benim için artık bir hiçsin!
Öfkeleneceğini biliyordum! Bu riski göze alarak girdim odaya.
Bırak gireyim içeri. Daha önce hiç böyle bir şey okumamıştım.
Bırak gireyim içeri, seni inatçı katır!
- Yayımlanması lazım bunu! - Asla!
Artık sizin eşliğinizde yaşayamam!
Bir daha asla!
Seni öldürebilirim!
Gerçekten de seni öldürebilirim!
Hep istediğimiz şeydi bu, Emily. Hep yazmışızdır zaten.
Bayan Bronte'un okulu...
O sadece bir maskeydi.
Babanın önünde taktığımız maske kadar boş.
Şiirlerini yayımlamalısın!
Yayımla!
Hep bunu düşlemiştin!
- Neden uyanmıyor? - Afyon yüzünden.
Eczaneden alıyor afyonu.
İngiltere'nin geri kalanı gibi biz de...
Currer Bell'in kim olduğunu öğrenmek istiyoruz.
Currer Bell kimdir...?
Bir adam mı yoksa kadın mı?
Bayan Martineau ve Bay Lewis'in bu konuda farklı görüşleri var.
Thackeray ve Dickens gibi ben de bu bilgili uzmanlarla aynı fikirdeyim.
Eğer Barry Lyndon ve Mugby Junction kitaplarının yazarları
kadın bir öğretmenle ilgili bu romanın yazarının da bir kadın olduğunu düşünüyorlarsa,
sanırım haklı olduklarını varsaymalıyız.
Bir kadının bakış açısı da önemlidir.
Jane Eyre'daki bazı bölümler, örneğin işçinin aşkı,
sadece tek bir erkeğin elinden çıkmış olamaz.
Fakat romandaki bazı sert bölümler var ki onları da bir kadın yazmış olamaz.
O yüzden bence bu roman bir kadın ve bir erkeğin işbirliğinin bir ürünü.
Rakibimiz, Newby, "Bell" ismiyle imzalanmış iki kitap daha yayımladı.
Ama her ikisi de Jane Eyre kadar iyi değil.
Romanlar, bizim, Jane Eyre'nın ikinci baskısını yapmamızdan sonra yayımlandı.
Bu romanları yayımlamaları benim için tam anlamıyla sürpriz oldu.
Evet, hepsi bu kadar.
Hepsi bu kadar değil.
Jane Eyre, Amerika'da büyük başarı yakaladı.
Kitabın Amerikalı yayımcısı, Currer Bell'in bir sonraki romanının yayın haklarını istiyor.
Favor & Johnson ile New York'ta bir anlaşmaya varmamız lazım.
Ama Newby, açıktır ki, aynı anlaşmayı rakibiyle yapmış.
Ne olmuş yani?
Acton Bell'in yeni bir romanını yayımlamışlar: Şatodaki Kadın.
Alkolizmle ilgili kasvetli bir hikaye.
Newby, bu romanın ilk üçünden daha iyi olduğunu iddia ediyor.
Sadece satışları arttırmaya çalışıyor.
Diğer iddiası da ... işte felaket de burada...
açıkça kanıtlandığı...
Currer, Ellis ve Acton Bell'in üçünün de aynı kişi olduğunun kanıtlandığı.
Bu çok üzücü.
Bayan Martineau, Bay Lewis siz ne düşünüyorsunuz?
Üçünün de aynı kişi olması mümkün mü?
En az bir kadın ve bir erkek olduğunu söyleyebilirim.
Adresleri var mı elinizde? Onlara yazın.
Belki de kadın ya da erkek, her kimlerse adlarını gizlemekten vazgeçerler.
Bu yolculuğun tek fikri vücudumu baştan aşağı titretiyor.
Branwell için korkuyorum.
Eğer bunu duyarsa tamamen mahvolabilir.
Başka şansımız yok.
Branwell uzun süredir, gözlerini
etrafında olanlara kapatmış durumda.
Tüm gün uyuyor.
Belki de rol yapıyordur.
Her halükârda çok geç. Çoktan ayarlandı her şey.
Londra'ya yolculuk, gerçekten de gerekli mi merak ediyorum?
Yayımcıların aralarındaki savaşlara dahil oluyorsunuz.
Ya bizi yayımlayacaklar ya da yayımlamayacaklar.
Onlara burda bittiğini söylemeliyiz.
Endişeye gerek yok. İsteklerine saygı duyuyoruz.
Seninle ilgili hiçbirşey söylemeyeceğiz. Sadece bu Ellis Bell var.
Tek bir kelime fazlası değil.
Araba hazır.
Derli toplu değil miyim?
Emily!
Söyle bana yüzüne bakılmayacak kadar korkunç muyum?
Eğer gerçekten de oysa ve başka kimse yoksa,
beni görmek için çok uzaktan gelmiş demektir ve onu hayâl kırıklığına uğratmamalıyım.
Merak etme, onu hayâl kırıklığına uğratmayacaksın.
İnanmıyorum buna.
Babanın ceketini mi giyiyorsun?
İyi misin, Leyland?
- Joe Leyland mı? - Gördüğün üzere.
Evet.
Geldiğini duyduğumda, inanamadım.
Uzun süredir yazmadın.
Şaka yaptığını sandım.
Şaka mı?
Bir an için öyle sandım. Şimdi daha sakinim.
Lydia, benden nefret eden güçlü insanlarla çevrelenmiş durumda.
- Çok az yemek yiyorsun. - Yedim.
Sonum gecikti.
Ben de hayatımda çok badireler atlattım.
Son yaptığım işte, etrafımı çevreleyen...
Bir gün gelecek seni rahatsız eden tüm görüntüler zihninden silinecek.
Çok naziksiniz, Leyland.
Fakat fazla zamanım kalmadı...
28 yaşındayım, ama daha şimdiden yaşlandım.
Yaşlı bir adam oldum...
Yaşlı bir adam nedir?
Arzuları olan bir adam ama bu arzuları gerçekleştirecek mecali yok.
Ama ben... Benim arzularım bile yok.
Kardeşinizi size teslim ediyorum, hanımefendi.
Geç oldu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım.
Umarım bana kızmamışsınızdır.
Yarın Bradford'a doğru yola çıkıyorum.
Hoşçakalın, Patrick. Yakında yazarım.
Eve kadar dayanabilirsin.
Açıkçası, hiç zannetmiyorum.
Tepeyi tırmanabileceğimi zannetmiyorum.
Ben de senin yapabileceğini söylüyorum.
Bay Smith ofisinde mi acaba? Ona, onunla konuşmamız gerektiğini söyleyebilir mi siniz?
Ona kimin geldiğini söyleyeyim?
İsmimizi açığa vurmayacağız. Onu ilgilendiren bir konu var.
Afedersiniz bayım Fransız mısınız?
Evet hanımefendi. Fransa'yı bilir misiniz?
- Hayır, sadece Belçika. - Ya siz, hanımefendi?
- Hayır. - Belçika yı da mı?
- Brüksel'e gittiniz mi hiç? - Evet, Brüksel'e gittim.
Ne istiyorsunuz?
Size bunu göstermek.
Nereden buldunuz bunu?
Ben Currer Bellim. Ve bu da Acton.
Üç kızkardeşiz, erkek yok.
Hiç birşey kurtaramazdı onu. Marasmus hastalığı...
Enfeksiyonun bir parçası. Yemeyi bırakmış
Tedavisi yok.
İp ya da bant gibi bir şeyiniz var mı?
bu defa meydan okumalıyız.
Guiseley'deki toplantı, Anglikan kilisesine yöneltilmiş bir prokovasyondur.
Eğer onları görmezden gelirsek onlar kazanacak ve biz kaybedeceğiz.
Kilisenin politik tartışmalar için bir forum olmasını reddediyorum.
Üzgün zamanlardan geçiyoruz, görevimiz acıları teskin etmek olmalı,
insanları korkutmak değil.
Ne kadar kendimi geri çekersem o kadar çok yardımına ihtiyaç duyuyorum.
Dikkat et kendine, soğuk alma sakın.
Buralarda akşamları çok çabuk soğuk olur.
Yarın görüşürüz.
Pardon.
Abisine yeni kaybetmiş birisine teselli vermek isterim.
Hizmetinizdeyim.
Teşekkürler Bay Nichols.
Charlotte, kitabınla ilgili çıkan eleştirileri versene.
- Duymak ister misin? - Evet.
"Amerika, İngiltere'den daha iyi bir yer değil.
"Öyle görünüyor ki yazar insanın yozlaşmasının sebebi olarak
"bir takım hayvani zalimlikleri gösteriyor.
"Kitabın bir canavardan farksız olan ana karakterini betimlemek için,
Kurt, çakal ve benzeri hayvanlardan yararlanmış."
- Devam edeyim mi? - Evet.
"Büyük yazarlar bu benzetmeleri yaparken daha tutumlu olmuşlardır."
Bu kadar yeter, teşekkürler.
Charlotte'a ver onu.
Bu kadar kötü bir şey görmedim.
Babanız endişeden hastalandı.
Charlotte bir şey söylemeye cesaret edemedi.
Fakat acılarını hafifletmek için canını bile verir.
Anne'e bak. Anne senin gibi değil.
Aranızda en nazik olanı o.
Bunun, onun için daha iyi olduğunu biliyor.
Bir melek sabrı var onda.
Yalvarırım, Emily. Sadece bu kez.
Babanın hatırı için. Benim, Charlotte ve Anne'nin hatırı için.
Neden bu kadar kötüsün?
Kötü değilim.
Çok sinirlisiniz.
Bu saçmalığa çok fazla önem veriyorsunuz.
Ben gayet iyiyim.
Semptomlar geçene kadar ilaçlarınızı düzenli bir şekilde alın.
Kronik ağrılarınız var mı?
Hem de sık sık.
Burası mı?
Emily de aynı şeyden muzdarip. Sık sık gördüm bunu.
Kimsenin kedisini izlemediğini zannettiği anlarda.
Öksürüğünüz nasıl? Kuru ve zorlayıcı mı?
- Yoksa daha mı şiddetli? - Şiddetli.
Geçen gün nabzına baktım, Dakikada 115 kez atıyordu.
Charlotte, geri gel! Çılgınlık bu gitme.
Senin için korkuyorum!
Burada kal yoksa sen de hastalanacaksın.
Çok uzaklaşmayacağım. Hemen döneceğim.
- Sence bu akıllıca mı? - Anlamıyorsun...
O başkasına benzemez.
Bataklıkların ordaki bir şey.
Çalılıklardaki bir şeye ihtiyacı var.
Geleneksel tıbbın onu kurtaracağını zannetmiyorum.
Sihirli bir şey, özel bir koku ya da öyle bir şey lazım.
Bir şey bulmam lazım.
Geri dön, Charlotte! Hiçbirşey bulamayacaksın.
Bu topraklar çölden ibaret...
Bak ne buldum Emily! Bak!
Çalılıkların ordaki sislerin arasında ne buldum...
Başka bir şey bulamadım.
Diğer her şey buz tutmuştu.
Eğer doktor getirirseniz muayene olurum.
iş kıyafetleriyle gömmek doğru olmaz. Onu erkek kıyafetleriyle gömemeyiz.
Bence birlikte gitmeliyiz.
Nereye?
Bilmiyorum.
Denize...
Denizi hiç görmedim. Bir gün hep denizi görmek istemişimdir.
Yeniden canlandığımı hissediyorum. Çok mutluyum...
Bu yolculuğun hayâlini o kadar çok kurmuştum ki.
Saatlerce durabilirim burada. Ya siz?
Hayır.
Ne burada ne de çalılıkların orada.
Hayat o kadar arsız ki.
Hayatın bu dalaverelerine alışamadım bir türlü.
Sonsuzluk gerekir bunun için.
Bu yüzden de gençliğin çabalarının bir anlamı yok.
Charlotte Bronte hariç ki onun yeteneğini bütün Londra kabul ediyor zaten.
Yarın akşam operada göreceğiniz gibi.
Hayat, sanat için çok kısa.
Zamanımızı, arzularımızı pekiştirmek için harcamalıyız.
Pekiştirmek ve parlatmak için.
İnsanlık dışı olan şey, yeterince dirayetli olamayan parlak fikirlerdir.
"Sevdikleriye kavga ederdi.
"Onlarla kavga etmekten ziyade, onları severdi...
"Onlarla kavga dolu bir hayat yaşamaktan ziyade, onları sevmek isterdi...
Mutsuz olmasına rağmen onları terk ederdi."
Bakma bana!
Otel duvarlarına bakmaktansa senin yüzüne bakmayı tercih ederim.
Bana bakma...
Omuzlarımın üstünde kafa yerine küre taşıyormuşum gibi hissettiriyor bu.
Burada hassasiyeti, fazileti ve zekâyı görebilirsin .
Ben hiçbirşey göremiyorum. Neden böyle bir izlenime kapıldın ki?
Editörüm, Bay Smith, beni bir kafatası uzmanına gönderdi,
Onun kızıymışım gibi rol yaptım.
Bayan Fraser ismini kullanarak.
Epeyce bir eğlendik.
Yazdıklarını sana göstereceğim.
Bayan Arthur Bell Nichols, Charlotte Bront mu?
Girin.
Bu Richmond'ın yaptığı portrem mi?
Bir koca olarak konumumu kötüye kullanıp senin önünde bakmayacağım buna.
Bu paketi açmayacağım.
Kendimi görmek istemiyorum.
Bay Smith uzun süredir merdivenlerin orda bizi bekliyor.Oprea bir saat içinde başlayacak.
Sırf...
bu opera için...
...sana bir şey vermek istiyorum.
Gözlerinin eskisi kadar iyi görmediğini biliyorum.
Hayır.
Çok güzeller.
Hep yanımda taşıyacağım bunları. Sobanın yanında ve çalışırken.
- Fakat onları takamam. - Bu akşam bile mi?
Nesneleri bir sisin ardından görmeyi tercih ederim.
Kimselere yalan söylemek de istemiyorum.
Ne Bay Thackeray'a, ne de diğerlerine.
Fakat sıkma canını Bu muhteşem bir hediye Bay Nichols.
Muhteşem bir hediye.
Bay Thackeray, sizi locasına davet ediyor.
Hayat hakkında hiçbirşey bilmiyorsun.
Yasaları hiçe sayan gerçek tutkunun ne olduğunu anlamıyorsun.
Sen sadece dışından bakıyorsun olaylara.
Aşk ki sadece bir kez çiçek açan gül gibidir...
Böyle şeyleri ve beyhudeliklerini hor görürüm.
Bu çobanpüskülü arkadaşlık gibidir, tüm kış yeşil kalacak...
Bu bitki kasvetli ve üzgün ama...
Ve çok sıradan...
çevirmen: SubPrime
Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.