All language subtitles for A.to.Zeppelin.The.Led.Zeppelin.Story.(2004).DVDRip.x264.AC3.tur

af Afrikaans
ak Akan
sq Albanian
am Amharic
ar Arabic
hy Armenian
az Azerbaijani
eu Basque
be Belarusian
bem Bemba
bn Bengali
bh Bihari
bs Bosnian
br Breton
bg Bulgarian
km Cambodian
ca Catalan
ceb Cebuano
chr Cherokee
ny Chichewa
zh-CN Chinese (Simplified)
zh-TW Chinese (Traditional)
co Corsican
hr Croatian Download
cs Czech
da Danish
en English Download
eo Esperanto
et Estonian
ee Ewe
fo Faroese
tl Filipino
fi Finnish
fr French Download
fy Frisian
gaa Ga
gl Galician
ka Georgian
de German
el Greek
gn Guarani
gu Gujarati
ht Haitian Creole
ha Hausa
haw Hawaiian
iw Hebrew
hi Hindi
hmn Hmong
hu Hungarian
is Icelandic
ig Igbo
id Indonesian Download
ia Interlingua
ga Irish
it Italian Download
ja Japanese
jw Javanese
kn Kannada
kk Kazakh
rw Kinyarwanda
rn Kirundi
kg Kongo
ko Korean
kri Krio (Sierra Leone)
ku Kurdish
ckb Kurdish (Soranî)
ky Kyrgyz
lo Laothian
la Latin
lv Latvian
ln Lingala
lt Lithuanian
loz Lozi
lg Luganda
ach Luo
lb Luxembourgish
mk Macedonian
mg Malagasy
ms Malay
ml Malayalam
mt Maltese
mi Maori
mr Marathi
mfe Mauritian Creole
mo Moldavian
mn Mongolian
my Myanmar (Burmese)
sr-ME Montenegrin
ne Nepali
pcm Nigerian Pidgin
nso Northern Sotho
no Norwegian
nn Norwegian (Nynorsk)
oc Occitan
or Oriya
om Oromo
ps Pashto
fa Persian
pl Polish
pt-BR Portuguese (Brazil)
pt Portuguese (Portugal) Download
pa Punjabi
qu Quechua
ro Romanian
rm Romansh
nyn Runyakitara
ru Russian
sm Samoan
gd Scots Gaelic
sr Serbian
sh Serbo-Croatian
st Sesotho
tn Setswana
crs Seychellois Creole
sn Shona
sd Sindhi
si Sinhalese
sk Slovak
sl Slovenian
so Somali
es Spanish
es-419 Spanish (Latin American)
su Sundanese
sw Swahili
sv Swedish
tg Tajik
ta Tamil
tt Tatar
te Telugu
th Thai
ti Tigrinya
to Tonga
lua Tshiluba
tum Tumbuka
tr Turkish
tk Turkmen
tw Twi
ug Uighur
uk Ukrainian
ur Urdu
uz Uzbek
vi Vietnamese
cy Welsh
wo Wolof
xh Xhosa
yi Yiddish
yo Yoruba
zu Zulu

Original subtitles

Onlar gelmiş geçmiş en güçlü hard rock gruplarından biriydi;

vahşi bir hazcılığı heavy metal yıldırımlarıyla tutuşturdular.

Ve şimdi, ortaya çıkışlarının ardından

tam 35 yıl geçtikten sonra bile sesleri duyuluyor.

Hem de bütün gürültüsüyle..

O zamanlar yani 60'lı yıllarda, yepyeni bir müziğin filizlendiği iki bölge vardı;

Birincisi İngiltere'nin kuzeyinde Liverpool, Beatles'ı çıkardı.

İkincisi ise güneyde Rolling Stones, Alexis Corner

ve Yardbirds'ün doğduğu yerler.

Ama bana öyle görünüyor ki güneyden çıkan müzik grupları,

Rolling Stones ve biz gibi, daha çok

Amerikan Siyah Blues sanatçılarının etkisi altındaydık.

İşte Yardbirds gibi güneyli grupların yapmaya çalıştığı müzik buydu.

Bir müzik grubu olarak ilk günlerimizde bu sound'u

taklit etmeye çalıştık, muhtemelen de kötü bir şekilde.

Özellikle Josh White ve Lead Belly gibilerini ithal etmeye başladık.

Yani bu tür ülke dışı müziklere özeniyorduk.

Ve Muddy Waters ve Howlin' Wolf gibi kentli müzisyenleri...

Bunlar bir tür underground müzikti;

ama söyleyecek sözleri olan müzikler.

Bizim alışıldık pop müzik sözlerinden aldığımız mesajlardan çok farklı,

çok daha doğrudan mesajları vardı.

İngiltere oldukça uzun bir zamandır zor günler geçiriyordu.

Biliyorsunuz Avrupa savaşından henüz çıkmıştık.

Amerikalılar bunu anlamayabilir ama biz 50'li yılların sonlarında bile

hala karneyle ekmek almaya devam ediyorduk.

Öyle her istediğinizi alamıyordunuz, lüks maddeler son derece kıttı.

Üstelik dönemin müziği, 60'lı yıllardaki patlamanın hemen öncesinde

çok zayıf ve düzeysizdi.

Britanya hükümeti Sanat Okulu Deneyimi projesini başlattı.

Sonuçta ben, Clapton ve Pete Townsend gibi bir çok insan

kendimizi birden bire kusursuz, gülünç derecede

özgür bir ortamın içinde bulduk.

Siyahi Amerikan müziğini de ilk kez o zaman duyduk.

Bir plakçıda çalışıyordum. Surrey isminde bir başka kasabada

aynı işi yapan bir herifle aramızda müthiş bir rekabet vardı.

O Amerika'dan plak getirebiliyordu, hem de çok hızlı.

Hepsi de blues plakları; Ritm and Bules

ve Amerika'da yeni çıkmış rock plakları. Bu yüzden rakiptik.

Şurası kesin bir gerçek, bütün bu, dönem boyunca İngiliz müzisyenler

Çok ciddi bir biçimde ABD'den gelen bu plaklardan etkilenmiştir.

- Sizin isimleriniz ne? - James Page ve Eddie Hanson

- Ve gitar çalmayı yeni öğrendiniz, öyle mi? -Evet

Bir hocadan ders aldınız mı? Skiffle dışında bir şey çalabiliyor musunuz?

- Evet İspanyol ve dans müziği. - H mm, iyi.

Gerçekten de radyoya yapışmak, özellikle de

deniz aşırı radyoları dinlemek zorundaydınız.

Bende gitar çalma isteği uyandıran şarkı ise;

Elvis Presley'den "Baby, let's play house" idi.

O plağı dinlediğimde, bir parçası olmak istedim.

Bir şeyler döndüğünü biliyordum. Akustik gitar dinledim,

bas gitar ve elektronik gitar; bu üç enstrüman ve ses.

Sanki büyük bir enerji yayıyorlardı.

O zamanlar hepimiz birer yeniyetmeydik henüz.

Page, Plant, Lennon, McCartney ve diğerleri.

20 yaşına geldiğimizde çalmaya başlamıştık ve kendi stillerimiz oluşmuştu.

O yaştaki gençler arasında bu tümüyle yeni bir şeydi.

Amerikan müzik fırtınası hepimizi etkilemişti.

Yani zaten Amerikalı olan bir müziği tekrar Amerika'ya ihraç ediyorduk.

Sonra fark ettim ki, hepsi de aynı tür müzikle başlamışlardı.

İngilizce olarak, Keith Richard Satisfaction'u yapıyordu.

Farklı bir tonu vardı. Jeff Beck, Jimmy Page ve Eric Clapton

gibi heriflerin çaldığı gitar, sanki bu dünyanın dışından bir şeyler taşır

ve özellikle de Amerikan Blues müziğinin etkilerini.

Giderek artan ölçülerde blues müzik üzerine yoğunlaşıyordum.

Perşembe geceleri gidip 'jam'lerde çalardım.

Sonra bir gün birisi gelip 'bir plak doldurmak ister misin?' diye sordu.

Ben de evet dedim, neden olmasın.

O günden sonra birden bütün bu stüdyo çalışmaları başladı.

Jimmy Page'i tanıyorduk ama

o zamanlar Londra'daki blues'cularla takılırdı.

Jimmy de John Paul Jones gibiydi. O zamanlar gerçekten

çok genç olmasına rağmen o da o eski okuldan çıkmaydı.

Blues'cularla takılmaya başladığında Joe Cocker'ın

"A Little Help From My Friends"ini çalardı. Blues gitaristiydi yani.

20 yaşlarındayken bir blues müzisyeniydi.

Jimmy Page gibi sürekli olarak blues çalan

yalnızca bir gitarist daha vardı; Big Jim Sullivan

Ben Jimmy'den daha iyi bir country gitaristiydim.

Biraz değiştirilmiş country parçalarını ondan daha iyi çalabiliyordum.

O ise rock ve blues'u iyi çalardı.

Böylece stüdyoda çok keyifli bir ortam yakaladık.

Çünkü ne zaman bir country bölümü olsa ben çalardım.

Ve ne zaman bir rock bölümü varsa, o çalardı.

Şayet blues session'larıyla uğraşacak ve bunu deneyiminizin

bir parçası haline getirecekseniz yapımcıları görmeniz lazım.

Bütün o kargaşaya girmeniz, aranjörler tanımanız,

bir parçanın nasıl aranje edildiğini bilmeniz gerekir.

Ayrıca müzikteki akış duygusunu da edinmelisiniz.

Ben iflah olmaz bir John Paul hayranıydım çünkü

Londra'da benim de yer aldığım bir çok session'da o bas çaldı.

60'lı yılların ortalarından başlayarak ritim parçalar ortaya çıktı.

Davulda Bobby Graham. Bas'ta John Paul Jones, Jimmy ve ben.

Bu gümbürdeyen rock numarasının sonunda içimizden biri

ya da diğeri fantastik bir solo atardı. Gerçekten çok zor ve

müthiş olurdu ama camın arkasından hep aynı ses gelirdi;

"Beyler neredeyse olacak bir kez daha baştan alabilir miyiz?"

39. prova. İşte 39 kez denemek budur.

Yani bütün yüreğinizle çalarsınız, başarırsınız

ve ancak o zaman 'tamam' cevabı gelir.

Sizde nasıl bir izlenim bıraktı bu tür insanlar?

Başlangıçta keyifliydi ama biraz 'ne isterseniz yaparım' havasında geçiyordu.

Ama o zamanlar benim zamanımın %80-90'ında

hangi session'da olduğumu bilmezdim. Bir gün Musak session'a katıldım.

Korkunçtu; yalnızca okuyorsunuz, asla durmuyorlar.

Sanki ürkütücü bir asansörün içinde dinliyorsunuz gibi,

siz sadece kendi bölümünüze yoğunlaşıp çalıyorsunuz.

Ben bittim dedim. Artık yokum! O zamanlar zaten

Jeff'le takılmaya başlamıştım, Yardbirds konserlerine gidiyorduk.

Sonra basçıları gruptan ayrılmaya karar verdi ve

onlara sadece bir kaç konserde yardım etmek için gruba katıldım.

Sonra iş gitara döndü.

Yardbirds grubu İngiltere'nin en otantik

ve öncü blues grubu olarak öne çıkmıştı.

Bir session gitaristi olarak yaratıcılığından kuşku duymayan Jimmy Page,

insanın karşısına hayatı boyunca bir kez çıkan

bu fırsattan yararlanmaya karar verdi.

Paul Samwell-Smith bu yoldan ayrılıp yapımcılık üzerinde

yoğunlaşmaya karar verdi. Jimmy ise şaşırtıcı bir biçimde

bir süreliğine basçı olarak bize katıldı.

Jimmy kadar iyi bas çalan birisi bile gruba katılmak için çok hevesliydi.

Gerçekten, gerçekten çok katılmak istiyordu. Küçük bir çocuk gibiydi.

Biliyorsunuz ben de bas çalıyordum,

ya da isterseniz tef, her ne olursa işte.

Sonra San Fransisco'daki Carousel'de çaldık.

O günlerden birinde Jeff hastalandı. Bir anons yaparak dediler ki

"Jeff Beck bu akşamki konsere çıkamayacak ama basçınız gitar çalacak."

Tabii ki herkes şaşırdı. Basçı da Jimmy Page'di,

bence oldukça doyurucu bir performanstı.

Buraya turneye gelmişlerdi, sanıyorum ikinci kez,

herkesin beklentileri büyüktü. Ama sanırım Beck dökülüyordu.

Zaten turnenin yarısında kız arkadaşıyla birlikte kaçtı.

Ve bence grup büyük itibar kaybetti.

Kötü durumdaydım, bir çöküntü halindeydim ve

delireceğimi sandım. Sonra çıkıp gittim.

Yardbirds bensiz devam etti.

Ben ortadan kayboldum ve yerimi Jimmy aldı.

Grubun lider gitaristliğini üstlenen Jimmy Page,

altı tellide gösterdiği ustalıkla grup arkadaşlarını da etkilemişti.

Gruba akor ve rif teknikleri konusundaki yeteneklerini kattı

ve daha sert bir ton kazandırdı. Ayrıca çok disiplinliydi,

son derece profesyonel, hırslı ve dinçti. Yani bütün bu enerjiyi,

son 18 ay boyunca gruba taşıdı.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz, Jimmy Page daha o zamandan

Led Zeppelin ruhunun çok sert bir müjdesi gibiydi.

Jimmy'nin Yardbirds macerası kısa ömürlü oldu.

Ama onu köşe başında çok daha büyük bir fırsat bekliyordu.

Bu kadar uzun bir süre çalışıp para kazanılamayınca, bilirsiniz,

o tanıdık yönetim çekişmeleri başlar ve...

Jimmy devam etmeyi ne kadar çok isterse istesin,

sonunda yapabileceği başka şeyler de olduğuna karar verdi.

Zaten bence onların farklı müzikal anlayışları

herhangi bir başkasıyla da devam edebilirdi.

O da biz de biliyorduk ki bu Yardbirds'ün son turnesi olacaktı.

Jimmy ayrıca bir isim yapacağını da biliyordu.

Müzisyenlikte şu vardır, artık grupta onunla birlikte çalacak herkesin

aynı çapta usta olması gerekir ki bu da büyük bir virtüözite demektir.

John Paul Jones hiç kuşkusuz Jimmy'yi o eski session günlerinden beri tanıyordu.

Ve deki ki Jimmy'ye, "Dinle, senin bir grup kurduğunu duydum.

Yollara düşmenin de benim için bir sakıncası yok, ne olacak ki?"

Ve böylece bir araya geldiler.

Evde sıkıntı içinde oturuyordum o günlerde ve

sevgilim bana boş boş oturmaya bir son vermemi istedi.

Gidip bir gruba filan katılmamı istiyordu.

Jimmy Page'in bir grup kurduğunu söyledi,

o sıralarda Yardbirds'ten yeni ayrılmıştı.

Niye onunla bir konuşmuyorsun diye sordu bana.

Kardeşim beni aradı ve dedi ki

"İşte bunlar, Jimmy Page ve John Paul Jones, biraraya geliyorlar."

Sonra ben de kalkıp gittim. Bu ikisi mi grup kuracak?

John Paul bir uzman gibidir. Tam bir müzik hastası.

Yani arka planda bir müzik hastasına sahiplerdi.

Aynı zamanda iyi bir klavyeci, iyi bir basçı. Yani parlak bir müzisyen.

Bu iki şarkıcının 68 yılında underground isimlerle de görüşmesi oldu;

Joe Cocker ve Terry Reid.

Benden kurduğu bu yeni gruba solist olarak katılmamı istedi

ve bu da beni çok etkiledi. Sırf bu düşünceniz nedeniyle

sizi kovmak isterdim. Eğer şimdi içinde değilseniz, dışındasınız.

Terry Reid bunu yapamadı ve Hampton ya da çevresinde yaşayan

Robert Plant isimli büyük bir şarkıcı tanıyorum dedi.

Böylece Jimmy ve Peter,

her nerdeyse Robert Plant'ın performansını görmeye gitti.

Jimmy, Robert Plant'ın şarkıcılığından o kadar etkilenmişti ki,

bu çaylak vokalisti Thames nehri üzerindeki bot evine davet etti.

Burada ikili, blues müziğe olan ortak hayranlıklarını keşfettiler.

Robert artık gruptaydı. Parçalar yavaş yavaş yerini buluyordu.

Robert büyüleyicidir. Birmingham'lı bir çocuk aslında bilirsiniz;

ama çok güçlü, çok sağlam bir görüntüsü vardır.

Bilmiyorum Robert odaya girdiğinde zor fark edersiniz aslında.

Robert Plant hemen çalışmaya başladı ve

davulcu John Bonham'ın da gruba alınması için arkadaşlarını ikna etti.

Bonzo gruba katılmak istemiyordu, uzun süre direndi.

Yerel bir dans grubuyla iyi para kazanıyordu, sanırım.

Bunu tehlikeye atmak istemedi. Ayrılmak istemedi.

Eski dostu Robert Plant'in coşkusundan cesaret alan John Bonham,

sonunda Page'in önerisini kabul etti ve gruba katılmaya karar verdi.

İlk karşılaşmamız cadde üzerindeki küçük bir odada oldu.

Yalnızca birbirimize katlanıp katlanamayacağımızı görmek istiyorduk.

Sonra bir araya geldiğimizde, konuştuk, ne çalacaktık?

Sonra Jimmy, The Train isimli bir numara vardır,

onun hakkındaki fikirlerimizi sordu.

Train Kepta Rollin. Hayır, ben gidiyorum.

Kolaydır. Bir tür oyun. İşte böyle, biliyor musunuz.

Oda yıkıldı sanki. Ve sonra birbirimize baktık ve

tamam işte bu dedik. İşler iyi gidiyordu.

Dördü arasındaki ilişkinin kimyası, görünümleri, sound'ları, müzik bilgileri.

Bonham'ın davul konusundaki sağlam deneyimi. Page'in 'rif'leri.

O zamanlar 'jam' denilen şeyin ne olduğunu biliyorlardı ve

bunu hiç yitirmediler. Uygun zamana nasıl döneceklerini biliyorlardı.

Led Zeppelin'e Blues havasını getiren Robert Plant'dı;

bilirsiniz o gerçek bir blues'cuydu.

Oldukça iyi bir Arp'çı ve mükemmel bir vitrin adamı.

Tam öyle görünmez ama gerçek bir blues sanatçısıdır.

Bonzo ise tam buna uygun bir davulcuydu.

Yani kusursuz bir ekip olmuşlardı.

Başlangıçta NewYardbirds ismiyle çıktık çünkü hiç kimse

başka bir isim altında gelip de bizi dinlemezdi. İşler fena gitmedi,

Yaklaşık üç hafta içinde provalar, bir albüm ve bir turne.

Kalkışa geçmiştik.

Yardbirds ismiyle konser sözleşmeleri imzalamışlardı.

Yani Zeppelin'in ilk altı, sekiz konseri NewYardbirds ismiyle gerçekleşmiştir.

Bir gün Jimmy'den bir telefon aldım, ve ardından

kendisi de çıkıp geldi ofise, önceden haber vermeden filan aslında.

Öylesine dolaşırken gelmiş. Seneler önce çaldığı bir grupla ilgili yazdıklarımı beğenmiş.

Bu Chris denen adama gidip yeni grubumu anlatırım diye düşünmüş.

Ben de dedim ki, grubunuzun ismi ne? Led Zeppelin, dedi.

Not defterime bu ismi kaydettim ama yanlışlıkla L-E-A-D diye yazmışım.

Yo, yo, dedi, L-E-D. Böylece bu şaşırtıcı yeni grupla ilgili haberi

ilk ben yazmış oldum. Aslında Led Zeppelin ismini

The Who grubu sayesinde bulmuşlardı. Çünkü o zamanlar

Keith Moon ve John Entwhistle'ın

Who grubundan ayrılmayı düşündüğü söyleniyordu.

Süper bir grup kurmayı planlıyorlardı.

Sanırım Jimmy Page de bu projenin içindeydi.

Her zamanki gibi sarhoştuk. Gelip haberi verdiler,

biz Who'dan ayrılmak istiyoruz ve yeni bir grup kuracağız.

O zamanlar grup ismi üzerine de yeni yeni sohbet ediyorlardı.

Ama Led Zeppelin ismini bulan kişi

aslında John Entwhistle'dı, Keith Moon değil.

Nerden çıktığına gelince, İngiltere'de eski bir deyiş vardır,

Bilirsiniz, bir kurşun Zeplin gibi düşecek derler. Yani bir bomba gibi.

NewYardbirds ismiyle önceden biletleri satılmış bütün konserleri

bitirdikten sonra grup Led Zeppelin olarak ilk resmi performansını

İngiltere'deki Surrey Üniversitesinde, 25 Ekim 1968'de gerçekleştirdi.

Aslına bakılırsa grubun temelleri ve 'sound'u Yardbirds'ünkiyle aynıydı.

Jimmy'nin ilk albümlerini bana dinlettiği günü hatırlıyorum,

Dazed and Confused diye bir şarkı vardı albümde,

zaten çalardık bu parçayı.

Kendi versiyonlarını yaratmışlardı ama çok da farklı değildi.

Yine büyük benzerlikler gösteren bir iki şarkıları daha vardı.

Bir tür atlama tahtası gibiydi yani, bizim soundumuz onlar için

bir tür atlama tahtası oldu ve daha ileri sıçramalarını sağladı.

Bu soundu daha o zamandan bir heavy metal'e dönüştürdüler aslında.

Bu gerçek bir 'jam session' gibiydi. Özellikle 'How Many More Times'

Ve Led Zeppelin I albümünün kalitesine asla ulaşılamaz.

Kıyaslanamaz, benzersizdir.

Led Zeppelin'i ilk dinlediğim gün, plağı koydum, dinledim ve "işte bu" dedim.

Bu adamların kim olduğunu bile bilmiyordum,

bir tek Jimmy Page'i tanıyordum. Kim olduklarını bilmiyordum o zamanlar.

Plaktaki Sound tek kelimeyle etkileyiciydi. Hala da öyledir,

bugün bile benzerlerinden açıkça üstün bir albümdür..

Onlardan dinlediğim ilk şarkı 'Good Times Bad Times'dı.

Bu şarkıdaki davul beni derhal çarpmıştı;

daha önce hiç böyle bir şey dinlememiştim.

Communication Breakdown, bildiğiniz gibi ilk dinleyişte

'aman tanrım' dedirtir ve hemen çalmayı denersiniz. Ama çok hızlıydı.

Bu nedenle de plağı hafif tırmalayıp yavaşlatmak

ve ters çalmak gerekiyordu. Benim bütün plaklarımda bu şekilde

gitar çalmayı öğrenmek için yaptığım iğne izleri vardır.

Bizden kendilerini de turneye götürmemizi istediler,

açılış grubu olarak çalmak istiyorlardı.

Şimdi düşündüğümde çok gülünç geliyor tabii.

Bense sadece etkilenmiştim.

Turne sözleşmesi yapıldı, Jimmy Page.

Peter Grant ve John Paul Jones altına imzayı attılar.

Diğer ikisi, Bonham ve Plant maaşlı çalışıyordu.

Vanilla Fudge ile birlikte yapılacak beş konseri kapsıyordu.

Ama aslında en önemlisi Oregon'dakiydi ve ben ilk kez

orada davul soloyu fark ettim. Orada Jones'la birlikte duruyorduk

ve ben ona 'Tanrım' dedim, 'nereden buldun bu herifi? '

Bence oraya sadece bizi görmek ve neye benzediğimizi anlamak için değil,

çaldıklarımızı dinlemek için geliyorlardı. Demek istediğim,

bir kaç yıl öncesini hatırlıyorum. İlk kez Beatles'ı görmeye gittiğim günü.

Daha önce bir kaç kez onlardan söz ettiğimiz için

daha çok onları görmeye gitmiştik. Biliyorsunuz aslında

merak ettiğiniz şey, dinledikleriniz değildi o zamanlar.

Bugünse kim olduğunuz değil, ne çaldığınız önemli.

Bonzo gelmiş geçmiş en iyi hard rock davulcusuydu.

Yani bence kimse onun yanına bile yaklaşamaz.

Müthiş bir temposu vardı, korkusuzdu.

Bunu nasıl yapıyor dedirtirdi. En iyisiydi.

Bir baterist olarak grupta ilk dikkatimi çeken John Bonham olmuştu;

özellikle 'Good Times Bad Times' daki ayak performansı.

O zamanlar bir benzeri daha yoktu bunun. Öyle sanmıştım.

Onunla tanıştıktan sonra bana dedi ki, bunu senden aldım.

Bense hayır dedim, ben öyle bir şey yapmam.

Bana Vanilla Fudge albümünü işaret etti ve o albümde

gerçekten de bu tekniği bir kez kullanmıştım.

O bunu almış ve en uç noktasına kadar götürmüş.

Seyirci gördüklerine ve duyduklarına inanmakta zorluk çekiyordu.

Bu daha önce duyduklarından tümüyle farklı,

çok daha güçlü ve kesintisizdi. Ama olay şuydu, o kadar güçlülerdi ki,

onlardan sonra sahneyi alacak olanlar, bu arada biz,

çıkmakta tereddüt ettik neredeyse.

Evet, hiç kuşkusuz bizi sahnede sönük bırakan ilk grup onlardı,

Led Zeppelin.

Grup ortaya çıktı ve 'underground' denilen işi yaptı.

Biliyorsunuz o kulüpler ve benzerleri.

Whiskey isimli şarkılarını çaldılar, şaşırtıcı bir gösteriydi.

Gülünç bile denebilir.

O grubu küçücük bir kulüpte çalarken düşünebiliyor musunuz?

En fazla 300 kişilik bir yer. Tam bir kaostu.

Çıldırmış gibiydiler, eller yukarda sıçrayıp duruyorlardı,

gerçekten büyük bir gösteri, müthiş bir müzikti.

Boston Tea Party diye bir yerde çalıyorlardı

ve burası Fillmore'un Boston versiyonuydu.

Yani ilk gecelerini 200, olsa olsa 250 kişi izledi. Hepimizi uçurdular.

Ertesi gün radyo programımda bu grubu

mutlaka izlemelisiniz demekten alamadım kendimi.

Gösteri başladığında gerçekten kimse inanamadı.

Başlangıçta bir araya gelmiş dört müzisyen gibiydiler.

Ama başladıklarında gerçekten, gerçekten büyüleyiciydiler.

New York'taki son konserlerini de verdiklerinde

bütün ülkede bir fırtına estirmiş durumdaydılar.

Öyle ki, hiç bir grup onların önünde çalmak istemiyordu.

Bir kaç sene önce yaptıklarını geliştirmişlerdi ki bu yaklaşık

iki-üç saatlik kesintisiz performans anlamına geliyordu.

ABD'de gerçekleştirdikleri ilk turneden baş döndürücü bir başarıyla

dönmüş olmanın keyfiyle Led Zepperlin İngiltere'ye döndü.

Ancak Britanya medyası onları göz ardı etti.

Bu ilgisizlik kolay yutulur bir lokma değildi.

Grup bir buçuk ay sonra tekrar ABD'ye döndü.

Bir kez daha kıymet bilir hayran kalabalıklarının önüne çıkan Led Zeppelin,

burada kendini evinde gibi hissetti.

İkinci turneleri 1969 yazında gerçekleşti ve ben ancak o zaman

John'ın bateri setinin benimkiyle tamamen aynı olduğunu fark ettim.

İki tane 26 inçlik bas davul ve ortada büyük bir tom.

Tabii iki adet yerden davul, bir tane de gonglu trampet.

Bir çok davulcuda bütün bu sahne donanımı bulunur ama kullanmazlar.

Bilirsiniz her şarkı da bir kez vurup geçerler. O ise hepsini kullanırdı.

Aslında kabaca aynı yerde çalıyorduk.

Fillmores Boston Tea Parti mesela.

Daha ikinci kez sahne alışlarında bir beklenti yarattıklarını,

seyircinin onların çıkması ve performanslarını beklediklerini görebilirdiniz.

Sonra zaten hep böyle gitti.

Artık grup, turnede bile, yakaladığı her küçük fırsatta

stüdyoya girip ikinci albümlerine çalışmaktadır.

Bu işleri bizim için Atlantic Records yaptı. Stüdyo kiraladı;

grup oraya gitti biraz çalıştı ve elinde kasetlerle çıktı.

Sonra bir başka kentte, bir başka gösteri,

gece geç saatlere kadar konserler ve yine stüdyo. Plakları böyle çıktı.

Zeppelin'in popülaritesi giderek artarken, banka hesapları da çoğalıyordu.

Connecticut New Haven'daki Yale Bowl'da çalmaları için

tam 250 bin dolar önerildi. Ancak grup bunun yerine

Blues ve Progressive Müzik Festivali'nde çalmak için İngiltereye döndü.

Grubun herkes tarafından ilk kez tanınması da burada gerçekleşti.

Bence İngiliz eleştirmenler bir işe yaramaz.

Amerika'da keşfedilen her şeye karşı

mesafeli yaklaşmak gibi bir huyları var.

Kendi vatanlarındaki bir festivalde çalmanın prestiji,

onlara paranın satın alamayacağı bir şeyler kazandırmıştı;

saygı ve benimsenme. Led Zeppelin çok kısa bir süre içinde

dünyanın bir numaralı rock and roll grubu haline gelmişti.

Bizim konumumuz farklıydı, yıllarımız yollarda geçti;

küçük kilise salonlarında adeta dayak yiyerek,

kamyon pencerelerinden fırlatılan tuğlalar altında geçti konserlerimiz.

Sonunda para kazanmak ise benim için sadece,

kalabalıklar tarafından benimsenmenin bir başka göstergesidir.

Yani bütün çabalarımızın hedefi.

Led Zeppelin II albümü sonunda tamamlandı ve

22 Ekim 1969'da piyasaya çıktı. Albüm bir kasırga gibi esti.

Özellikle Whole Lot of Love ve Heartbreaker gibi

bütün zamanların klasiği şarkılar hit oldu. Bu albümün,

Beatles'ın Abbey Road albümünü listelerin zirvesinden

indirmesi de fazla zaman almayacaktı.

Albümün tam 5 dakika 33 saniyelik hit şarkısı Whole Lot of Love

o zamanlar Uzun Dalga radyolarda çalınamayacak kadar uzundu.

Bu nedenle Atlantic Records şarkının daha kısa bir versiyonunu

single olarak çıkardı. Ama Grup bundan hoşlanmamıştı.

Single çıkarmaktan hoşlanmıyorlardı.

Ama bence, onlar istediği için de olmuş olabilir bu.

Başlangıçta, sergilemek istedikleri şeylerden biri de

albümün bütün bir üretim süreciydi.

Şayet bir albümün bir şarkısını çıkarır, geri kalanından ayırırsanız;

bu yalnızca albümün bir parçasıdır ve öyle kalır.

Ama geçmişte Atlantic Records sayesinde, onlar hep bizden

hadi bir single yapalım, bir single'ımız olsun dememizi bekledi.

Radyolarda En iyi 40 Şarkı programları ve muhtemelen

bir şarkısını dinlemeden albüm almayacak bir sürü genç vardı.

Kişisel olarak ben buna karşıyım.

Whole Lot of Love, onların single şarkısıydı; özellikle bongoların...

ve Bonham'ın müthiş gümbürtüsü arasında.

Sonra gitarıyla Page.

Müthiş, mükemmel bir şarkıdır.

Grup üyeleri son derece özenliydi; sadece müzikle ilgili olarak değil

ama aynı zamanda sahnedeki giyim kuşamları konusunda da.

Özellikle de Jimmy.

Kadife, saten, ipek ve nakışlı elbiseler giyerdi.

İncik boncuk elbiseler ve şifonlu kadınsı şeyler.

Çarpıcı deri ayakkabılar, onun gibi şeyler. Bu adamlar uniseksti.

Bu, bir anlamda güven duygusu verir.

Yani, adeta benliğinizin diğer yarısıyla bağlantı kurmuş gibi hissedersiniz.

Bayanlar için de çok ilginç bir seçimdir bu.

Bence Jimmy Page aslında muhteşem bir rock gitaristi imajı yarattı.

Jimmy Page'in 20. yüzyıl başlarında büyü ve şeytan bilimle ilgili

çalışmalarıyla tanınan Aleister Crowley'e ilgi duyması,

grup üzerinde zaten dolaşan mistisizm bulutunun

yoğunlaşmasına neden olmuştu.

Page'ın Crowley'e duyduğu hayranlık, çoğu kişi için

bizzat kara büyüyle ilgilendiğinin kanıtıydı.

Bence kesin olarak ondan ve irade biliminden çok etkilenmişti.

Bir çok el yazması metin ve 'lnverness Castle'ı satın aldıki

o da Crowley'inindi. Bu kitapla birlikte bir yığın da el yazması satın almıştı.

Bir ara iş öyle noktaya geldi ki,

İngiltere'de gizem kitapları satan bir kitapçı bile açtı.

Konu onu çok büyülemiş gibiydi.

Bu samimi bir etkilenmeydi ve ondan çok şey aldı bence.

Çok derin bir ilgiydi ve bana göre kaçınılmaz olarak müziğine de yansıdı.

Onun müziğindeki gizemli yanları herkes bilir.

Bu tür şeylere olan ilgisi çok fazlaydı. Yani öteki dünyayla ilgili konular.

Bilirsiniz, ruhunu şeytana satmakla ilgili bir yığın saçmalık.

Hepsi saçmalık. Hepsi.

Bu ruhunu şeytana satmakla ilgili bütün zırva dedikodular,

elini kesmeler, anlaşma imzalamalar, vaatler,

bunlar tümüyle birer zırvaydı, adi birer dedikodu.

Defolun buradan, hepsi adi birer yalan,

neden bahsediyorsunuz, yok böyle şeyler.

Artık oluk oluk akmaya başlayan yığınla paraya rağmen

Led Zeppelin ne zaman Los Angeles'a gitse,

daha mütevazı bir konfor sunan

Continental Hyatt House'da kalmayı tercih ederdi.

Kuşkusuz artık istediğimiz yerde kalmaya yetecek kadar paramız vardı,

ama biz bu oteli tercih ettik...

Her zaman Hyatt House'un üst katını kompe kapatırlardı.

Çünkü yüzme havuzu en üst katta, çatıdaydı.

Böylece istedikleri zaman havuzu kullanabiliyorlardı.

Ancak bir keresinde açık asansör kapısından baktığımda,

halının üzerinde yaklaşık bu kadar köpük,

bir biri arkasından süzülerek geçen çıplak kızlar ve

hemen onların ardından John Paul Jones ile John Bonham'ı gördüm.

Ekip, yani prodüksiyon ekibi şehre gittiğinde,

Sunset Side'deki odalarımızda aradığımız her şeyi buluyorduk.

Yan tarafı yol ekibine verirdik. Biz de onların odasına girer,

televizyonları dışarı çıkarır ve pencereden öbür tarafa atardık.

Böylece, insanlar yukarı çıktığında bakarlar

ve televizyonların halen orada olduğunu görürler,

ama onları odadan çıkarıp oraya attığımızı anlayamazlardı.

Her katta bir parti olur, baktığınız her yerde

sarhoş sarhoş gezinen insanlar görürdünüz.

Herkes oraya 'Riot House ' derdi. Evet Hyatt oteli,

çünkü orası her defasında bir parti evi olurdu.

Menajer, Peter ve ben orada durur, yanımıza nakit alır

ve faturanın çıkmasını beklerdik. Bize tek tek anlatırlar, şunlar

bunlar var, bu odalarda kaldınız şunları camdan fırlatıp attınız filan..

Biz de tamam derdik, kes, hepsini biliyoruz, hesabı çıkar yeter!

Ne kadar istiyorsunuz? Peki, işte paranız.

Adam hala tuhaf tuhaf yüzüme bakınca, işte hiç değilse ödedik,

daha ne istiyorsunuz diye sorardım. O da anlatırdı.

Sizi daha fazla nasıl memnun edebilirim ki,

bu lanet otelde çalışıyorum ve bir odayı mahvetmeyi çok isterdim.

Sonra Peter, hepsi bu mu diye sordu.

Pekala, al şu odalardan birini ve mahvet.

15 dakika içinde ayrılıyoruz ve bana hesabı getir.

Bunun adı Rock and Roll'du, tümüyle dekadansla ilgili bir şeydi.

Limuzinlerden jetlerden ve kadınlardan nasıl hoşlanmazsınız ki?

Beatles'la bütün bir gece birliktesiniz, Stevie Wonder

ve diğerleriyle de. Şampanyayla. Keyifliydi.

Bence çok fazla şey vardı; endüstri standartlarını belirlemek,

çıtayı yükseltmek. Aslında bütün bunlar yalnızca onlara olan ilgiyi artırdı.

Çünkü onlar hakkında düşünmeye bir son verecek olursanız,

yani tamamen müzikal anlamda, Led Zeppelin yalnızca bir

gösteri türüdür, bir ışık ve ses bombardımanı.

Ve şimdi bu grubun tümüyle yeni bir boyutu var.

Bu da tehlike ve aşırılığı davet eder.

Sonuç bir anlamda inanılmaz derecede zengin bir 'beyaz dizi'dir.

Grup, yollarda geçen aylardan sonra bitkin bir biçimde ülkesine döndü.

Robert ve Jimmy Galler"de gözlerden uzak bir yere taşındı.

Burası izole, muhteşem bir kır eviydi ve bir sonraki albümü,

yani Led Zeppelin III'ü oluşturan akustik malzemenin derlenip

kağıda dökülmesi için kusursuz bir imkan sağladı.

Grup ve ekibi daha sonra Headley Grange'a taşınacaktır.

Burası eski bir çiftlik, bir tür konaktı. Dört katlı.

Bu nedenle sanki bir otel lobisinde gezer gibiydiniz.

18. yüzyılda inşa edildi ve yaklaşık on yatak odası vardı.

Oldukça ürkütücü bir yerdi, özellikle sisli sabahlar ve

bir hafta önce ölen bu siyah köpekle birlikte.

Zeppelin'in iz bıraktığı yer. Odalardan birinde ölen bir de köpek vardı.

Ve baronyal tarzda büyük bir ziyafet salonu,

dev şömineler, uzunlamasına kocaman bir zemin katı.

Esas mesele beraber olabilmeleriydi.

O zaman vaktinizi boş yere harcamazsınız; dört adamınız,

bir mühendis ve bir yapımcınız yoktu,

hayır yapımcı yoktu, yapımcı Jimmy'di.

Farklı yerlerden gelen bir mühendis stüdyoda bulunur

ve belli bir saatte çalışmayı başlatır.

Onlar oradadır ve ne zaman isterlerse o zaman başlarlar.

Böyle bir kayıt yapma işinin cazibesi şu ki,

asla kırmızı ışığın altına girmezsiniz.

Yer sizindir, istediğiniz zaman girer çıkarsınız.

Ne zaman isterseniz, saat ikide kalkıp

kayıt yapmak mı istiyorsunuz, yapabilirsiniz.

Yani zaman sıkışması diye bir şey yoktur.

Son derece rahat bir iş.

Gruplar radyoda parlıyorlardı. Bilirsiniz Carly Simon,

James Taylor, toprak rengi elbiseler giyen insanlar.

Dolayısıyla onlar da az çok parlamaya başladı.

Düşündüğünüzde şarkılarının büyük bir bölümü folk şarkılarıdır.

Sadece 12 telli ve akustik gitarlar. Ama ister inanın ister inanmayın,

Zeppelin'de çok fazla folk öğesi vardır.

Belki de bugüne kadarki en folk grup.

Aynı yerde şarkı yazıp ardından kaydederek

oldukça keyifli bir hale getirdikleri iş, tüm hızıyla ilerliyordu.

Led Zeppelin III albümü Ekim 1970'de çıktı.

Ve önceki iki albümleri gibi bu da eleştirmenlerin

acımasız yorumlarına hedef oldu. Albümün akustik formatını,

yeni ortaya çıkan popüler grup Crosy, Stills & Nash'in başarısından

pay kapma girişimi olarak ağır biçimde suçladılar.

Buna biraz kırıldıklarını düşünüyorum.

Yani herkesten çok fazla satmışlar,

herkesten daha fazla şov yapmışlardı. Herkesten çok kazanmışlardı.

Ve buna rağmen, bütün bu başarıları hiç bir gerekçe

gösterilmeksizin basın tarafından görmezden geliniyordu.

Oysa Medyanın söyledikleriyle istatistikler hiç uyuşmuyordu.

Hakkında yazılanlar nedeniyle son derece hassaslaştığını biliyorum.

Gerçekten de onu alt üst etmişti.

Çünkü o bütün zamanların en iyi gitaristlerinden biriydi.

Onu yargılama cesaretini nereden buluyorlar ki?

Led Zeppelin ise önemli olanın ne olduğunu anlamış durumdaydı. Hayranları.

Son albümleri Led Zeppelin ll kadar satmasa da

sağladığı olağanüstü başarı, kendilerine olan ilginin

hiç azalmadığını gösterdi.

Üçüncü albümleri tam dört hafta arka arkaya liste başı oldu.

Kısa bir süre sonra, Page ve Plant kendilerini yine Galler'deki

Brawn Mar"da dördüncü albümün yeni şarkılarını yazarken buldu.

Londra'daki kısa bir kayıt seansından sonra, grup bir kez daha

Headly Grange'ın yolunu tuttu.

Prova ve kayıtlara orada devam ettiler.

Eğitimli ve ilhamla dolu insanlardı. Girmek için bir an bekledim.

Onların farkı da buydu. Hiç bir şey gerçek anlamda planlı değildi.

Her şey kafalarında ve yüreklerindeydi.

Özellikle Jimmy Page ve John Paul Jones olağanüstü bilgiliydi.

Percy Plant de kesinlikle aynı doğuştan yeteneğe sahipti.

Bonzo ise gerçek bir fenomendi; o zamanlar kimse öyle çalamazdı.

Sonuçta bu dört adamı bir araya getirince,

hiç telaşlanmanıza gerek kalmıyor. Yani iyi bir iş çıkacağını bilirdiniz.

Daha önce hiç olmamış bir şeyi yakalamaya henüz hazır olmayan

gizemli bir şifrenin karşısındaymış gibi hisseder ve şaşırırsınız.

Bunu nasıl yakalayacağım, bunun düşmesini nasıl engelleyeceğim,

bununla nasıl başa çıkacağım, gibi.

Çok büyük bir olaydı. Ürkütücü ve harika.

Kısa bir süre sonra büyük bir azimle

unutulmaz bir balad üzerinde çalışmaya başladılar.

Tartışmasız bir biçimde onların simgesi haline gelen ve süreç içinde

rock radyolarının en fazla çalacağı şarkı; Stairway to Heaven.

Altıncı dizede bütün grup devreye girer.

Bu esasen bir folk şarkısıdır. Bir La Minör.

Çok sevimli bir akor sekansı ve arkada küçük bir mellotron ve flüt,

bilirsiniz, Bonzo devreye girinceye kadar,

Steroit olarak Peter, Paul ve Mary olabilirdi.

Headly'deki kendi stüdyomuzda kaydedildi.

Mühendisliğini de Andy Johns yapmıştı.

Böyle bir şarkının kaydı bir yığın insanla bile iki üç gün alır aslında.

Onlarınsa iki saatini aldı. Sonra bitti. Tabii siz bunu biliyorsunuz,

çünkü onlarla daha önce de çalışmışsınız.

Bu aslında çok özel bir şeylerin temelidir.

Şayet Stairway to Heaven'ı düşünecek olursanız,

eski enstrümanlar, iyi davullar ve bas vardı.

Bir de akustik gitar, Gibson marka. İki tane 12 telli,

Üstüne Percy'nin vokali ve kayıt cihazları, hepsi bu kadar dostum.

Evet, iyi olduğunu biliyordum. Yani, bu şarkının

bir simge haline geleceğini bilmiyordum tabii.

Ama albümün en değerli mücevheri olduğunu biliyordum, kesinlikle.

Peter aradı ve dedi ki;

"JJ, senden henüz bitirdiğimiz bir kaydı dinlemeni istiyorum."

Sonra, beni istasyondan alması için Richard Cole'u gönderdi,

o da beni doğrudan stüdyoya götürdü.

Bu şarkıyla ilgili hissettiklerimi duymak istiyorlardı.

Anlarsınız ya, şarkıyı koydular, onlara sadece şunu söyledim;

"Aman Tanrım, bu şu ana dek yaptığınız en iyi şarkı. Harika olacak."

Led Zepplin IV, 1971'in Kasım ayında çıktı.

Ve hızla müzik listelerinde ikinci sıraya oturdu.

"Stairway To Heaven" albümün en çekici parçasıydı.

Ama 7 dakika 55 saniye, radyolar için çok uzundu.

Atlantic onları daha kısa bir versiyon için sıkıştırıyordu.

"Stairway" devasa bir kayıt olacaktı.

Yani ben bunu Atlantic'e çok net anlattım.

Hiç kimse bu kez bizimle dalga geçmeyecekti.

Bu bir single olmayacaktı. Onlar da biliyorlardı ki,

eğer insanlar Stairway To Heaven'ı dinlemek istiyorlarsa,

bütün albümü satın almak zorundaydılar.

Müzik, Led Zepplin'le, Peter Grant'in ürün satışını single'dan

albüme değiştirdiğinde gerçekten bir endüstri haline gelmişti.

Ve bu, bir yenilik getirdi ki onlar üç saat boyunca çalıp,

bununla birlikte albüm satabiliyorlardı.

Led Zeppelin'in ismi kötüye çıkmış menajeri,

Peter Grant konser tanıtımcılarıyla gücünü hissettiriyordu.

Grupların karın %50, %60'ını kazandığı yerde,

Peter kuralların artık değiştiğini öne sürdü.

Bundan böyle, beğenseler de beğenmeseler de

kazancın %90'ı Led Zepplin'e kalacaktı.

Gelirin büyük kısmını alanların tanıtımcılardan çok

sanatçılar olduğu yolda, Peter Grant ile Amerika'daki

başlıca düzen yapısının değişmesine öncülük ettiler.

Gruplar ve sanatçılar plak şirketlerinden tanıtımcılara kadar

herkes tarafından türlü kazık yiyor, her açıdan kazıklanıyorlardı

ve Peter Grant bunu yapmıyordu.

Bu adama hayrandım. Ve o hiçbir zaman,

önemli ya da önemsiz olsun, kimseyi unutmadı.

Grup için iyi olan bir şey kendisi için de iyiydi.

Anlarsınız ya, %100 sizinle birlikteydi.

O adama çok şey borçluyuz. O, müzisyenlerden tanıtımcılara,

kayıt şirketlerine dengeleri değiştirdi. Yani, tek bir adam.

Yaratıcıydı ve vizyonu şaşırtıcıydı.

Kendini Led Zepplin'e adamıştı ve aralarında çok güçlü bir bağ vardı.

Yine de onu öfkelendirmeyin. Onu öfkelendirmeyin.

İstediği zaman gerçekten zalim olabiliyordu.

Ben dışında herkese karşı. Anlarsınız ya, o öyle büyük bir adam ki

ve öyle müthiş bir görüntüsü var ki.

Öyle ki eğer onu öfkeliyken görmüş olsaydınız dehşete kapılırdınız.

Tanıtımcıların Grant'in taleplerine boyun eğmekten başka seçenekleri yoktu.

Led Zepplin, Amerika'daki sekizinci turneleri için gemiyle açılmıştı.

Her zamankinden fazla para kazanıyordu.

Sonra en sevdikleri uğrak yerlerine, Los Angeles'a döndüler,

The Riot House, The Whiskey ve The Rainbow Bar & Grill.

O sırada, "bebe grup" akını vardı. Yani, 13, 14 yaşındaki bebeler.

Ben de 21'inde bir ihtiyardım. Ama Tanrım, erkekler bu bebeleri istiyorlardı.

Bu herifler için bir sonraki adım oldu bu.

Jimmy, Lori adında küçük bir kızla ilişki kurdu.

Ben Led Zepplin'i ilk kez 1973'te dinledim

ve tabii ki dinlediğim Stairway To Heaven'dı.

Anında hayranı oldum ve ilk günden gruba aşık oldum.

Ve asla Jimmy ile tanışmak gibi bir amacım ya da isteğim yoktu.

Ben özellikle o sırada, modellik yapıyordum.

Ve aslında Jimmy ile böyle tanıştık çünkü

o benim fotoğraflarımı görmüş ve benimle tanışmak istemişti.

Olan şuydu, sanırım Led Zeppelin kasabaya gelmiş ve

tüm bu fotoğrafları gördükten sonra Jimmy bir arama yapmış

ve Lori Maddox'la tanışmak istiyorum demişti. Sonra bir de baktık ki,

grupla tanışmak için Hyatt House'un yolunu tutmuşuz.

Ben şaşkına dönmüştüm çünkü her şeyden önce hala bakireydim.

Yani hala bir bebektim, yani hala bir - ve bu da Led Zeppelin.

Olsa olsa 14'ündeydi. Ve onunki gizli bir ilişkiydi.

Anlarsınız ya, bizim ilişkimiz onun kafasında hala devam ediyordu.

Ama benimkinde değil elbette.

İşte bir gün kasabadaydık, birbirimize bağlandık, bir araya geldik.

Ben onunla Whiskey'deydim. Ve o bu kızla oradan ayrıldı.

Onun gerçekten muhteşem, anlarsınız ya dingin bir hali vardı.

Çok gizemli, her zaman nazik ve sevimliydi.

Onu nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Bu onunla tanıştığınızda ve

onu tanımaya başladığınızda, hiç vakit kaybetmeden

ona aşık olursunuz çünkü o çok tatlıdır.

Ben sahnenin bir kenarında dikilir mest olmuş bir şekilde onu izlerdim.

Neden ben? O forum'da 30.000 kişinin önünde çalarken,

ben orada duruyordum. Ve anlarsınız ya, o çalıyordu.

Yaşadığım en güzel şeydi.

1973'ün başında Zeppelin'in çok beklenen 5. albümü çıktı.

"Houses Of The Holy" Bu gerçek bir ismi olan ilk Led Zeppelin albümüydü.

1970'te Beatles'ın dağılmasından sonra, Led Zeppelin onların tacını

ellerinden aldı ve böylece en başarılı rock grubu oldular.

O zamanlardan beri popülariteleri öyle fazlaydı ve sınırsızdı ki,

Fab Four üyelerinden biri kopan yaygaranın ne olduğunu görmeye bile geldi.

George gösteriye gelmişti, beni aradı ve dedi ki,

"Bak, ben ne zaman geleyim?"

"Ne demek ne zaman geleyim, en başında geleceksin."

"Ama ne zaman?" dedi. "Sizde ara yok mu?"

Ben de "20;30'da çıkar, 22;30'da bitirirler" dedim.

"Şaka mı yapıyorsun?" dedi. "Hayır" dedim.

Biz 20 dakika için anlaşır, 15. Dakikada sahneden inmiş olurduk.

Turne sırasında Led Zeppelin, NewYork'taki

Madison Square Garden'da kendisi için orada bulunan kalabalığa çaldı.

Ama asıl hikaye sahneden inmelerinin ardından

Drake Hotel'in yakınlarında gerçekleşti.

Jimmy beni aradı; benden 600$ ya da yeni bir gitar alacak kadar para istiyordu.

Ben kendimi garantiye aldım, 600$ çektim ve geri kalanını kilitledim.

Ona parasını verdim ve Madison Square Garden'a gitmek için

oradan ayrıldığımızda film ekibi için o parayı çekmem,

jetin ücretini ya da ıvır zıvırı ödemem gerekti.

Dedi ki, "hepsini al, tüm parayı getir".

Oraya baktığımda gördüğüm tek şey 4 adet pasaport oldu '

Beni yıllardır tanıyorlardı ve benim çalmadığımı biliyorlardı.

Yani bence, bana değil, o paranın oradan yürütülmüş olmasına kızgınlardı.

FBI bir soruşturma yürüttü ama suçlu hiçbir zaman bulunamadı;

203,000 dolar da öyle. Grup evlerine döndü ve

yılın geri kalanını aileleriyle birlikte geçirdi.

1973'ün sonu da Led Zeppelin'in Atlantic Records'la

sözleşmesinin sonu anlamına geliyordu.

Müthiş popülaritesi nedeniyle sözleşmeyi yenilemek için

verdikleri fiyat çok yüksekti. Bu fiyatın bir kısmı da grubun

kendi şirketini kurması için gerekliydi; Swan Song Records.

Biz neredeyse onların anlaştığı ilk gruptuk.

Ve öyle oldu ki onlar o ay içinde Swan Song'u kurdular.

İşte biz, protégée'ler olarak, Los Angeles ve New York'taki

Swan Song açılış partilerine gitmek zorundaydık.

Bonzo ile ilk tanıştığımızda, bize nasıl davranmamız gerektiği

konusunda söylev çekiyordu. Bonzo odamıza girdi ve dedi ki

"Bu bizim için büyük bir gün."

Ve anlarsınız ya, İngiliz bayrağını dalgalandırın ve

doğru dürüst davranın ve çok fazla içmeyin.

10 Mayıs 1974'te, Led Zeppelin yeni şirketlerinin açılışı için

Los Angeles'ta oldukça görkemli bir parti verdi.

Tanrım, yani daha önce hiç Groucho Marx gibi ünlüleri görmemiştim.

Ve Groucho iki kolunun altında iki sarışınla gelmişti.

Olan bitenin durmasına neden oldu.

Groucho onları etkilemiş olabilir ama Led Zeppelin,

müzikal kahramanları Elvis Presley'nin Los Angeles Forum'da

çaldığını öğrenince, Kralla bir görüşme ayarladılar.

Konser tanıtımcısı Tom Muellet de Led Zeppelin'i ve gösterilerini tanıtıyordu.

Ve onlar da o sırada bizim çıktığımız yerde, Los Angeles'taydılar.

Ve Elvis'le tanışmak istediler. Ve Tom biliyordu,

Elvis'e, kendisini görmeleri için Led Zeppelin'i de

yanında getirip getiremeyeceğini sordu. Ve, o da olur dedi.

Ve onlar geldiler, anlarsınız ya, nefesleri kesilmişti.

Onlar her zaman Elvis'i idol bilmişlerdi ve anlarsınız ya,

onlar ve diğer gruplardan biri dedi ki, eğer Elvis olmasaydı,

bizler müzisyen olmazdık. Ve, bu onlar için heyecan vericiydi.

Elvis de heyecanlanmıştı, bunlar iyi çocuklardı.

Bütünüyle çok eğlenceli bir akşamdı. Ama bence, onlar da gittiler,

herkes Elvis'ten çekiniyordu çünkü bu Elvis'ti ve eminim ki

bu İngiltere Kraliçesi'yle tanışmak ya da onun gibi bir şeydi.

Ya da asla asla yakınlaşamayacağınız ve birlikte

herhangi bir şey yapmayı hayal bile edemeyeceğiniz biri.

24 Şubat 1975' te Led Zeppelin'in altıncı albümü çıktı.

Ve Swan Song'un da ilk albümüydü bu.

Duble albüm "Physical Graffiti" hızla listelerde bir numaraya yükseldi.

Grup bir sonraki albümün şarkılarını yazmak ve dinlenmek için,

Los Angeles'taki özel oyun alanlarına yakın olan Malibu'ya yerleşti.

Sonra, 1975'in Kasım ayında, Led Zeppelin,

18 günlük bir fırtına içinde yazdıkları "Presence" albümü için

Almanya, Münih'teki Musicland Studios'a girdi.

Hızlıydılar, yani "Presence" neredeyse 3 hafta içinde yapılmıştı.

Bazı şeyleri düşünmek için hiç zamanım yoktu.

İyi kötü hepsini ilk şarkıda kullanıp, ikincide düzenleyecektim.

Onda gerçekten hızlı çalışmıştık. "Presence"ın üzerindeki

gitar kayıtları bir gecede yapılmıştı.

Yani, ben bir gece içinde yapabileceğimi sanmıyordum.

Her bir bölüm için üç ayrı gece gibi bir süre alacağını düşünüyordum.

Ama şarkı kristalize oldu ve anlarsınız ya,

her şey kendiliğinden ortaya dökülüyordu.

Tüm albümü çalıyor olmaktan gerçekten mutluydum.

Anlarsınız ya, çalabildiğimiz sürece...

Provasını yaptılar ve Malibu'da yazdılar gitti.

Münih'e uçtular, yani, Page'in nefret ettiğim küçük bir fikri vardı.

Her zaman sefil yerlerde soğuk havalarda kayıt yapıyordu.

İşten başka yapacak bir şey olmadığından bunu bilerek mi

yapıyordu bilmiyorum. Ve böylelikle oradan derhal ayrılmaları gerekiyordu.

Eğer Barbados'ta yapmış olsalardı, hiçbir şeyi tamamlayamazlardı.

1976'nın Ekim ayında, Peter ve grubun yıllar önce,

akıllarından geçen bir fikir en sonunda gerçekleşti.

Led Zeppelin'in yolculukları üzerine

bir film yapması için Joe Massot'u tuttular.

Sonuçta nihayet "The Song Remains The Same" piyasaya çıktı.

Her şey Boston'da, Sheraton Hotel'de başladı.

Ve, herkes oturmuş, bizim bir süredir üzerinde konuştuğumuz

bir film hakkında konuşuyordu. Şey, grup bu konuda konuşmuştu.

Ve biri, "Neden bir film yapmıyoruz, G?" dedi.

Ve ben de, "Bu bayağı iyi bir fikir" dedim.

Madison Square Garden'da bir konseri anlatıyordu ama

bizim sahne dışında nasıl görünmek istediğimizin de

bir temsili olarak kabul edildi.

Evet, bence önemli olan bunun bir konser filmi olmadığı gerçeğini kavramaktı.

Yani, bunun gibi pek çok şey yapılmıştı, belki o kadar çok değil.

Sahnede verilen konserlerle ilgili bir kaç tane film vardı.

Ve biz bunun ötesine geçmek istiyorduk.

Evet, kendimize karşı hoşgörülü olacaksak,

hoşgörü sınırlarımızı biraz daha genişletebilirdik, anlarsınız ya?

Tamamen buna yoğunlaşmışlardı. Kafalarında görmek istedikleri

şeyin bir resmi vardı ve bu kafalarında olanı

yönetmene çektirmekle ilgili bir şeydi.

Bence, şimdiki filmle ilgili tepemi attıran bazı şeyler var ama yine de,

devam ettiği sürece, yani çekilmiş olmasına gerçekten memnunum.

O, her şeyden çok bir belgesel.

Konserde ve konser sonrasında Led Zeppelin.

Bence Led Zeppelin, bir dizi trajik olay sonucu neşesini yitirdi

ve bu aslında herkesi şok etti.

Zeppelin kamyon yüküyle albüm satarak en başarılı dönemi yaşıyordu.

Herkes onları görmek istiyordu, gösterileri kapalı gişe yapılıyordu.

Zeppelin'e herkes saygı duyuyordu.

Ve sonra aniden, her şey sarpa sardı.

26 Temmuz 1977'de İngiltere'den gelen haberlerle,

Robert Plant'in 5 yaşındaki oğlu Karac'ın

bir mide enfeksiyonu nedeniyle öldüğü haberi ilk darbe oldu.

Robert yıkılmıştı.

Robert Plant'in İngiltere'deki oğlu Karac'ın

öldüğüne dair berbat bir haber yayılıyordu.

Böylece, turneyi iptal etmek zorunda kaldılar

ve herkes geri dönmek zorundaydı.

Bana kalırsa, Robert Plant söz konusu olduğu için,

Zeppelin'in neşesi bu dönemde kaçtı.

Kimse onu bir şeye zorlamadı. Peter ve grup arkalarına yaslanıp,

bak, anlarsın ya, ne zaman hazır olursan,

ne yapmak istediğini bize söyle, eğer bir şey yapmak istersen.

Ve gerçekten de hepsi buydu.

Er geç Robert, 9. albümlerinin kaydını yapmak için

yeniden grupla bir araya geldi. 1979'un sonunda çıkan

"In Through The Out Door", 5 milyondan fazla kopya sattı.

"Head Games" albümümüzün çıkışı,

"In Through The Out Door"un çıkışıyla aynı zamana rastlamıştı.

Birisi alelacele bana albümü getirdi ve dinledim.

Ve Aman Tanrım, diye düşündüm.

"In Through The Out Door"'un başarısına karşın,

Led Zeppelin'in gergin havalı organizasyonlarında

gözle görülür çatlaklar da oluşmaya başlıyordu.

Bonzo'nun kendini bıraktığına tanık olmuştum.

Onun kesinlikle bölünmüş bir kişiliği vardı.

İçtiği ve içmediği zaman farklıydı, uslu bir çocuktu.

Hiç de öyle dağıtan tiplerden biri değildi.

Evine ve çocuklarına dönmek istedi.

Çok iyi bir babaydı, karısını ve çocukları,

Zoe ve Jason'ı gerçekten seviyordu.

Sanırım, John'un tek sorunu içki sorunuydu.

Onun kişiliği bütünüyle, sarhoş olduğu zamanlardan

daha dengeli bir kişiydi. Ve sarhoş olduğu zaman,

gürültücü, taşkın ve farklı biri olurdu.

Ama dengeli olduğu zaman bir kuzu kadar yumuşak huyluydu.

Bonzo ile olmak, 12 saatlik ömrü kalmış bir denizciyle dışarı çıkmak gibiydi.

Çünkü o her şeyi içine sığdırırdı. O, o sevimli bir herifti.

Bir turnenin sonunda ona güle güle demeye gittim, kapısına vurdum.

İçeri girdim ve oradaydı, o, titizlikle valizini topluyordu.

John, tüm giysileri itinayla ve düzenle asılmıştı.

Ama, küçük kızı Zoe için değişik ülkelerden ve kentlerden topladığı

Japon oyuncaklarına benzeyen oyuncakları bir şeye sarıyordu.

Ve onları birer birer paketliyordu, "onu çok göremiyorum diyerek..."

Ve hepsi valizin içinde dizilmiş duruyordu.

Ben de vay canına diye düşündüm.

İnsanlar onların evden uzakta ne kadar zaman

geçirdiklerinin farkında değiller. Bu yüzden gerçekten sarhoş olur

ve sonra bütünüyle başka bir insan haline gelirdi.

Gerçekten öfkeli bir herif.

İşe gitmesi gerektiğinde karışık duygulara kapılırdı.

Ve özellikle işe gitmek istiyor değildi. Karısıyla evinde olmak,

bebekleri falan olmasını ya da ona benzer şeyler istiyordu.

Eylül ayıyla birlikte, Led Zeppelin sıradaki beklenen

Amerika turnesi için provalar yapmaya başladı.

Ama bu provalar sırasında grup

hiç akıllarına gelmeyen bir fırtınaya tutuldu.

Bonzo, sarhoşken... onunla zıtlaşmak istemezdiniz.

Birden inanılmaz derecede kabalaşırdı.

Son derece kızgın olurdu. İçki, onu öldüren içkiydi.

John Bonham alkolü seven bir insan olarak bilinirdi.

24 Eylül 1980'de Bray Stüdyolarındaki prova için otelinden aldılar onu.

Yolda votka portakaldan oluşan her zamanki diyetinin

dört katını içtikten sonra stüdyoda da içmeye devam etti.

Gece geç saatlerde provaya ara verildi ve grup

Jimmy Page'in Windsor'daki evine yatmaya gitti.

Gece yarısından sonra Bonham sızdı ve yatağına taşındı.

O gece uykusunda öldü. Henüz 32 yaşındaydı.

Şoke oldum, tam anlamıyla şoktu.

O anda kimse bilmiyordu ne, nasıl öldü.

Provada olduklarından haberdardık, ama provada nasıl ölebilirdi ki?

Mesele şuydu, o anda sarhoş olduğunu fark etmedik,

yatağa taşıdılar ve gerisini bilirsiniz, klasik bir rockçı ölümü.

Kendi kusmuğunda boğulma olayı.

Öyle ki, bir araba kazası filan yaptı sandım;

uyuşturucu konusunda ise hiç bir fikrim yoktu.

Tek bildiğim korkunç bir şeylerin olduğu ve giderek

bir facia haline geleceğiydi. Çünkü birbirlerine çok

sıkı bağlı bir gruptu bu. Birisi gitse, her şey biterdi.

Kendi aralarında eşit bireylerdi, yani sahneye çıktıklarında.

Demek istediğim, içlerinden birisinin belli bir bölümde diğerlerinden

daha fazla parlaması tabii ki mümkündü

ama birlikte tek bir vücut gibiydiler.

Bence dağılmalarının da nedeni budur,

çünkü Bonham birleştirici parçaydı.

Ama Led Zeppelin buydu, bu dört adamdı.

O öldüğü zaman grup adeta buharlaşıp uçtu.

Sanıyorum bu adamlar Bonham'ın bıraktığı boşluğu

başka birisiyle dolduramayacaklarının farkındaydı.

Bonham'ın yaptığı grubu çalıştırmaktı.

Bana göre muhtemelen herkes Led Zeppelin'in devam etmesini istiyordu.

Zaten Led Zeppelin'in davulcusu olmak için yarışan bir çok da aday vardı.

Cozy Powell, Carmine Appice, yani bunu yapabilecek adamlar, çalabilecek kişiler.

Ama aynısı olmayacaktı çünkü Bonham grup için çok özel birisiydi

ve çok güçlü bir şahsiyetti. Ve hiç kuşku yok ki,

daha önce de belirttiğim gibi onlar bir takımdı, yakın arkadaştılar.

Bu durumda onun yerini dolduramazdınız.

Bu yüzden geriye baktığımda yapılacak en iyi şeyin

bu olduğunu düşünüyorum.

Benim karizmam kısmen diğer üçü sayesindedir;

ve bu durum diğer üçü için de böyleydi.

Yani biz birlikte çalmak için yola çıkmıştık, işin bütün sırrı buradaydı.

Benim çıkıp başkalarıyla çalmam olanaksızdı neredeyse çünkü

çalmak istediğimde Bonzo'dan başka kime ihtiyaç duyabilirdim ki?

Tabii, Jimmy ve Jonasy için de geçerli bu.

Yapabileceğimi sanmıyordum, doğru olmazdı.

Bonzo, çok eskiden beri Robert'ın en iyi arkadaşlarından biriydi.

Dolayısıyla Robert neredeyse ölümcül bir yara aldı.

Sonsuza kadar iyileşmeyecek bir yara.

Robert için ağır bir bedeldi. Ve bana göre diğer ikisi için de öyleydi.

Led Zeppelin, ne söyleyebilirsiniz ki?

Bence herkes üzerinde dev, inanılmaz derecede derin bir etki bıraktılar.

Bu gelmiş geçmiş en büyüleyici şeydi.

Bir daha böyle bir rock and roll grubu asla göremeyeceksiniz.

Böylesi hiç olmamıştı; gelmiş geçmiş en fantastik rock grubuydular.

Hiç bir grup onlarla kıyaslanamaz, bu kadar fantastik bir müzik grubu olmadı.

Bütün bu işleri başka kim çıkarabilir ki?

Zeppelin her zaman bir numara olacak.

Onlar dört büyüleyici adamdı.

Müthiş görünürler, müthiş çalarlardı.

Belki de ilk maceracı hard rock grubuydular.

Bu nedenle de her zaman en iyi kalacaklar.

Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.