All language subtitles for A Man in Love - Un homme amoureux (1987)Tur.

af Afrikaans
ak Akan
sq Albanian
am Amharic
ar Arabic Download
hy Armenian
az Azerbaijani
eu Basque
be Belarusian
bem Bemba
bn Bengali
bh Bihari
bs Bosnian
br Breton
bg Bulgarian
km Cambodian
ca Catalan
ceb Cebuano
chr Cherokee
ny Chichewa
zh-CN Chinese (Simplified)
zh-TW Chinese (Traditional)
co Corsican
hr Croatian
cs Czech
da Danish
nl Dutch
en English Download
eo Esperanto
et Estonian
ee Ewe
fo Faroese
tl Filipino
fi Finnish
fr French
fy Frisian
gaa Ga
gl Galician
ka Georgian
de German
el Greek
gn Guarani
gu Gujarati
ht Haitian Creole
ha Hausa
haw Hawaiian
iw Hebrew
hi Hindi
hmn Hmong
hu Hungarian
is Icelandic
ig Igbo
id Indonesian
ia Interlingua
ga Irish
it Italian
ja Japanese
jw Javanese
kn Kannada
kk Kazakh
rw Kinyarwanda
rn Kirundi
kg Kongo
ko Korean
kri Krio (Sierra Leone)
ku Kurdish
ckb Kurdish (Soranî)
ky Kyrgyz
lo Laothian
la Latin
lv Latvian
ln Lingala
lt Lithuanian
loz Lozi
lg Luganda
ach Luo
lb Luxembourgish
mk Macedonian
mg Malagasy
ms Malay
ml Malayalam
mt Maltese
mi Maori
mr Marathi
mfe Mauritian Creole
mo Moldavian
mn Mongolian
my Myanmar (Burmese)
sr-ME Montenegrin
ne Nepali
pcm Nigerian Pidgin
nso Northern Sotho
no Norwegian
nn Norwegian (Nynorsk)
oc Occitan
or Oriya
om Oromo
ps Pashto
fa Persian Download
pl Polish
pt-BR Portuguese (Brazil)
pt Portuguese (Portugal)
pa Punjabi
qu Quechua
ro Romanian
rm Romansh
nyn Runyakitara
ru Russian
sm Samoan
gd Scots Gaelic
sr Serbian
sh Serbo-Croatian
st Sesotho
tn Setswana
crs Seychellois Creole
sn Shona
sd Sindhi
si Sinhalese
sk Slovak
sl Slovenian
so Somali
es Spanish
es-419 Spanish (Latin American)
su Sundanese
sw Swahili
sv Swedish
tg Tajik
ta Tamil
tt Tatar
te Telugu
th Thai
ti Tigrinya
to Tonga
lua Tshiluba
tum Tumbuka
tr Turkish
tk Turkmen
tw Twi
ug Uighur
uk Ukrainian
ur Urdu
uz Uzbek
vi Vietnamese
cy Welsh
wo Wolof
xh Xhosa
yi Yiddish
yo Yoruba
zu Zulu

Original subtitles

Bay Steve, Bay Steve bakar mısınız?

Bir poz daha alabilir miyim?

Bay Steve lütfen efendim.

Buraya bakar mısınız? Lütfen. Bay Steve.

Merhaba.

Merhaba. Yolculuk iyi geçti mi?

Çok iyi.

- Nasılsınız? - Teşekkürler. Siz?

Asistanım Michael Pozner.

Nasılsınız?

Lütfen şöyle geçin.

Merhaba, Lütfen efendim, Bay Steve, Lütfen...

Arkadaşlar, lütfen sessiz olalım.

Uzun yıllardır bu filmi çekmeyi düşlüyordum.

Kendime hep, bu yüzyılın en büyük İtalyan yazarının

ülkemde neden iyi tanınmadığını sordum.

Belki de komünist olduğu içindir Bay Elliott.

Belki.

Bay Elliott bu filmi çekmek için neden

daha çok tiyatro yönetmeni olarak

tanınan Dante Pizani'yi tercih ettiniz?

Bu soruya belki de yapımcımız Jonh de Vitta daha iyi yanıt verebilir.

Bana kalırsa Dante Pizani, bu rol için son derece donanımlı...

Ve de Pavese rolü için bir Amerikalı olarak yeterince kaçık.

Bay Pizani, Bay Elliott'ın şöhretini biliyorsunuz.

Titiz bir oyuncu olduğu biliniyor.

Siz de kolay bir yönetmen değilsiniz.

Peki burada kim kime baskın gelecek?

Kimse kimseye baskın gelmeyecek.

İkimiz birlikte büyük deha Cesare Pavese adanmış bir anıt inşa edeceğiz.

Belki de Pavese bize baskın gelecektir.

Bay Elliott, Cesare Pavese'i nasıl keşfettiğinizi anlatabilir misiniz?

Bir gün bir dostumun evinde Pavese'in günlüklerini gördüm ve alıp okudum.

Tesadüftü.

Kitabın kapağında günlük tutmaya 28 yaşında başladığını,

ve tam da sanatının doruğunda, 42 yaşında öldüğünü okudum.

Tam iki gün, gece gündüz tekrar tekrar okudum.

Durmaksızın.

Durmadım çünkü...

okumam boyunca hep son sayfanın

son cümlesinin, son sözcüğünün, ölüme neredeyse

saniye kala yazılmış olacağını biliyordum.

Orada yazdığı şuydu;

Gizlice en korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.

"Ey acı" diyorum, ama beyhude.

Cesaret gerekli.

Sözler değil; eylem.

"Artık yazmayacağım."

Sonra bir bardağa su doldurup içine on altı uyku hapı atar ve erimesini izler.

Sonra içer...

Ve ölür...

Sessizce.

Klimayı biraz açar mısınız?

Zaten sonuna dek açık.

O halde ters açmış.

Gabriella rolüne karar veremiyorum.

Bu dördünden birini seç.

Mükemmel ama o Alman.

Ya bu?

İyi uyudun mu?

Bebekler gibi.

Bombolotti mi aldın? Harika!

Hayır, baban aldı.

Daktilosuyla seni uyandırdı mı?

Artık sabahın beşinde başlıyor.

Neden elektronik almıyorsun?

Zaten var, ama kullanmıyor.

Gürültü yapmayan daktilo gerçek daktilo değildir diyor.

Ne kadar kalacaksın?

Sadece bir hafta.

Konuklu bir televizyon programı yapacağız.

Canlı yayınlanacak.

Onu görmek ister misin?

Paris'e gelmen için iyi bir bahane.

Haydi.

Yayın hakları senin mi olacak?

Daha neler!

Julia!

Geliyorum!

Boş ver onu.

Kahvesini istiyor.

Jane!

"Bağlılık"a bir eşanlamlı bul.

"Tutku"!

İşte bu.

Annene kahvemi getirmesini söyler misin?

Babana beni rahat bırakmasını söyler misin?

"Papa sabah altıda uyanır, kahvaltısını yapmadan önce köpeğine bisküvi verir."

Oluyor mu?

Dikkat et, Papa'nın kahvaltısını mahvedeceksin!

Mönü ne?

Uçaklardaki dergiler tam bir para kaynağı!

Dünyanın her yerinden okurum var.

Bu İkinci Jean-Paul'ün en sevdiği mönü.

Vatikan için mi yazıyorsun?

Evet, düşünsene!

Evet ama daha çok yemek ve şarap üzerine yazıyorum.

Amaç insanlara uçakta olduklarını unutturmak.

İlginç olansa, o dergileri kusma torbalarının hemen yanına koymaları.

İştah açıcı değil mi?

Annenin son testlerine ait sonuçları aldım, ikna edici.

Akyuvar sayısı artıyor.

Güzel.

Şiş kebabı, icat eden kişi Büyük İskender.

Çok severmiş. Sadece onu yermiş.

Daha neler!

Bizans mutfağı tüm dünyaya yayılmış bir kültür.

Romalılar; onlar ne yerdi biliyor musun? Dişi domuz memesi.

Dişi domuz memesi mi? Bunu nereden okudun?

Sallıyor.

Bruno arıyor.

Benden selam söyle.

Alo?

Orada havalar nasıl?

Harika.

Aradım çünkü sana çok çok iyi bir haberim var.

Oturuyor musun?

Hayır.

O halde otur.

Tamam.

Az önce aradılar.

Rolü kaptın.

İnanmıyorum!

Yirmi sekizinde Roma'da olmak zorundasın.

Üç gün süreceğini söyledi ama fazla da olabilirmiş.

Bence bir an önce...

Anne, rolü aldım!

Gördün mü?

Sana olacak demiştim.

Biliyordum.

Öpüyorum.

Ben de öpüyorum.

Hoşça kal.

Harika bir fikrim var.

Roma'ya gideceğim.

Roma'da ne yapacaksın?

Papa'yla yemek mi yiyeceksin?

Şampanyayı neden dondurucuya koydun? Buz kalıbına dönüşmüş.

Ne diyorsun? Annen seninle Roma'ya gitmemi söylüyor.

Delirdin mi anne?

Sen niye gelmek istiyorsun?

Tahmin edemezsin.

Hiç kafana takma. Ben her şeyi ayarladım.

O şeyi yanında getirmen şart mıydı?

Onunla neye benzediğini bir görsen.

Uyarıyorum, başının çaresine bakarsın.

Giriş yasak. Kırmızı ışık var.

Biliyorum, biliyorum. Prodüksiyon ofisi nerede?

Birinci katta.

Teşekkürler.

Bir şey değil.

Seni gelip alacağım.

Şu işe bak.

Kırmızı lamba bir türlü sönmüyor, onarmak gerek.

Girecek miydiniz?

Girebilir miyim?

Evet ama sessizce, çünkü çekim var.

Yavaş yavaş...

Yavaş.

Teşekkür ederim.

Tamam.

İtalyanca'dan başka dil konuşmazlar mı?

Hayır, konuşmazlar.

Kızların hepsini öpecek miyim?

Evet, hepsini.

Merhaba.

John.

İşte, sözünü ettiğim haplar.

Biliyorum ama daha güçlü bir şeyler gerek.

Abarttın.

Biliyorum, ama...

İzninle John.

Tamam.

Susan telefonda.

Sam de New York'tan aradı.

Önemli olduğunu söyledi, seni sonra villadan arayacak.

Bu arada, dişçiden randevuyu aldım.

Ve arabanın anahtarlarını ver, yerini değiştireceğim.

Ceketimde; kostümcüye sor.

Dün gece aradım yine meşguldü.

Ben de aradım ama çıkmışsın.

Hayır, buradaydım.

Hiç ayrılmadım.

Yalnız mıydın?

Tabii ki yalnızdım.

Yalan söyleme.

Susan yine başlama lütfen.

Şu an setteyim ve...

Söz vermiştin, Steve.

Evet.

Verdiğin sözleri hatırlıyor musun?

Evet.

O halde yalanı bırak, olur mu?

Hayır. Bak. Dinle, çekim var, şimdi konuşmayalım olur mu?

Seni özledim.

Biliyorum, evet.

Çok yalnızım.

Biliyorum, biliyorum.

Tüm gece ağladım.

Susan artık kendini harap etme.

Şu aptal Alicia'yı kapıya koyacağım.

Banyoya Brain'ın önünde çıplak girmiş.

Banyoya mı?

Evet.

Çıplak mıydı?

Evet.

Peki Brain ne dedi? Bir şey söylemiş olmalı.

Bana bir şey söylemedi, zaten umurumda da değil...

Susan,

- Sorun onun önünde çıplak olması. - Susan dinle beni.

- Gerisi umurumda değil, benim hatam değildi. - Dinle, sakin ol.

Brain yedi yaşında ve çıplak bir kadın gördü.

Bu dünyanın sonu değil.

- Ona dokunmuş mu? - Ereksiyon olmuştu!

Tamam ama bunun için doktora mı götüreceksin?

Hayır doktora götürmeyeceğim ama bu kızı kovacağım.

Yoksa ona on beş gün mü tanısam?

- On beş gün mü bir ay mı? - Şey...

O kızı her yere yanımızda götürdüğümüzü düşünüyorum da.

Tahiti'ye bile. Hatırladın mı?

Önce Tahiti oldu, ardından Paris.

Ona en güzel giysilerimi verdim.

Paris'ten aldığım şu şortu hatırlıyor musun?

- Hani dar gelmişti de bu yüzden ona vermiştim.

O kaltağın bunu yapmasına hala inanamıyorum!

Dinle, bence olanları unut gitsin.

Zaten kız zavallının biri, bence hiçbir önemi yok.

Mesela bana hiç göstermedi.

Hiç komik değil.

Beni setten bekliyorlar, kapatmalıyım.

- Sonra ararım. - Seni özledim.

Evet.

Ben de seni.

Hoşça kal.

Oğlum bakıcısına dokunmuş.

Düşünsenize?

Yedi yaşında.

Konuşmalıyız.

O şapkalı adamı kovmamı istiyorsun?

Pekâlâ nasıl istersen öyle yap.

Dante...

Evet?

Pavese yalnız değildi herhalde.

Hayır hayır, şimdi nasıl olduğuna bakalım.

Pavese burada duruyor.

Ama otelden çıkan çok sayıda insan var.

Yalnız olmayacak.

Arabayı yeniden kapıya koyabilir miyiz?

Tek bir araba mı var?

Çok araba istiyorsan para ver alalım.

Yirmi dakikan var.

Affedersiniz, kime bakmıştınız?

Bay Elliott'ı görecektim.

Tamam, bir dakika.

Michael, gelebilir misin?

Kendi geldi. Ne istediğini bilmiyorum.

- Mesele nedir? - Tek istediğim biraz konuşmak.

- Kimsiniz? - Gazeteciyim.

Bay Elliott'ı görmek için 600 kilometre yol kat edip geldim.

Mesele ne?

Röportaj yapacağım.

Hayır, meşgul. Çalışıyor. Şu an röportaj mümkün değil.

Orada mı çalışıyor?

- Ama şu an hiçbir iş yapmıyor. - Bakın.

- Basın sorumlusuyla konuştunuz mu? - Ama...

- Bir dakika bekleyin. - Efendim, ne istiyorsunuz?

- Elliott'la röportaj yapmak istiyorum. - Şu an müsait değil.

- Kimseye röportaj vermiyor. - Reklamınızı yapacağım, konuşmalıyım.

- İmkânsız bayım, çıkın. - Size birkaç soru soracağım!

- Ne yapmalıyım! Röportaj istiyor. - Çıkın bayım, lütfen.

Kovun gitsin.

- Arnaldo yapar. - Burada kalamazsınız, bayım.

Anlamıyor musunuz? Şu an hiç sırası değil.

Hey, Steve!

- Haydi bayım, durun dedim size. - Durun, ne yapıyorsunuz?

Bırakın beni! Bırakın dedim!

Bırakın beni! Adımı er geç duyacaksınız!

Kimi kovduğunuzu bilmiyorsunuz!

Bu iş burada bitmez!

Zaten isteseniz de kalmam.

Neyiniz var sizin?

O bir köpek değil!

Röportaj isteyen bir gazeteci!

Ve o gazeteci, benim babam oluyor.

Bu filmde oynamayı çok istemiştim.

Gabriella'yı oynamayı çok istedim ama

sizin gibilerle çalışamam, hepiniz iğrençsiniz.

Alın rolünüzü de başınıza çalın!

Bir dakika. Bir dakika.

Bekle, bekle, bekle, bekle dur!

Dur orada. Ne sanıyorsun, burası panayır mı?

Burada ben de çalışıyorum!

Ve tüm gazetecilerin canı cehenneme!

Senin de canın cehenneme! Kendini ne sanıyorsun?

Peki sen kendini ne sanıyorsun?

Bekleyin!

Tamam, durun artık.

Röportajını kabul ediyorum.

Tamam, unutalım artık.

Röportajını yapabilir, tamam mı?

Ağlamayın artık.

Özür dilerim.

Aptalcaydı.

Ben özür dilerim.

Benim yüzümden.

Bana öyle bakmayın.

Geçti mi?

İyi misiniz? Durun.

Tanrım herkes, bizi izliyor.

Boş verin onları.

Önemi yok. Tamam mı?

Taksi şoförü beni aynadan izliyordu.

Sonra şöyle dedi; "Affedersiniz, siz aktör Elliott mısınız?"

Ben de "evet" dedim.

Sonra "Jerry Lewis'i tanır mısınız" diye sordu.

Ben "evet, Jerry Lewis'i tanırım" dedim.

Sonra bana döndü ve gülümseyerek şöyle dedi:

"Ben onun sekreterine atlamıştım."

Taksiden düşecektim. Niye biliyor musunuz?

Çünkü ona siz de atlamıştınız.

Nereden anladınız?

Çünkü ona ben de atladım;

Jerry Lewis'in sekreterine herkes atlar!

Röportajını yaptı. Yarın dönüyor.

Steve Elliott'ı gördün mü?

Evet.

Peki nasıl?

Fena değil.

Sen ne zaman başlıyorsun?

Beş gün boyunca çekim var.

Yani dönemem.

Perşembe Paris'te olmalıyım.

Televizyon programı için hazırlanmalıyız.

Tatilin çok kısa oldu.

Evet.

Tamam.

Artık kapatayım.

Uyumalısın.

Öpüyorum.

Yarın ararım. Hoşça kal.

En sevdiği spor neymiş biliyor musun?

Balık avı. Spor bile sayılmaz.

Ama çok sempatik biri. Ne dersin?

Bence berbat biri.

Artık yat baba, yeter.

Baba.

Sanırım manyetofonunda bir sorun var.

Lanet olsun.

Merhaba. Nasılsın?

Merhaba.

Dün onu etkiledin.

Şunlara bak!

Pizani seni çok tuttu. Karakteri olan insanları sever.

Filmde nesin biliyor musun?

İngiliz, Fransız, İtalyan, bilmiyorum.

İtalyan rolündesin. Pavese'i biliyor musun?

Evet.

En büyük İtalyan şairi.

Amerikan parasıyla Pavese çekileceğini düşünsene!

Elliott çok iyi, ona karşı değilim ama

sanki Hemingway'in hayatını Mastroiani'ye oynamak gibi.

"Verra la morte avrai tuo occhi."

Çevirmeyi dene?

"Ölüm gelecek ve gözlerini alacak."

Tamam ama aynı hazzı vermiyor.

Görüşürüz. Hoşça kal.

Paolo!

Affedersin.

Teşekkür ederim.

Merhaba.

Merhaba, Jane.

İyi misin?

Gel dekoru gör.

Tamam.

Nasılsın?

İyiyim, teşekkür ederim.

Babandan hoşlandım, çok ilginç biri.

Buradan. Hep öyle midir?

Duruma göre değişir.

Elbette.

Gabriella tıpkı senin gibi kız.

Çok çok güzel. Karakterli.

Bir gün bir baloda Pavese'le tanışır.

Ama Pavese dans bilmez, yerinden kıpırdamaz.

Tek bildiği yazmaktır.

Ve kızı görür görmez aşık olur.

Sevişeceği zaman yapamaz.

Ama önemli olan senin sevdiği son kadın olman; ölümünden üç gün önce.

Bir fiş alabilir miyim?

Sağ olun.

Bize katılsana!

Nasılsın?

Ona karşı dikkatli ol.

Sonra onlara Jessica Lunch'la bir film yapmaktan söz ettim;

onlar Jessica Lange anlamış.

- Ne zamandır çekimdesiniz? - Bilemiyorum. - Çok demek ki.

Ben dans bilmem.

- Üzgünüm. - Haydi gel.

Üzgünüm hiç dans bilmem.

Kimsin sen?

Sürekli bana bakıyorsun.

Adım Pavese.

Yazarım.

Öykü mü yazıyorsun?

Hemcinslerim üzerine öyküler.

Beni de yazacak mısın?

Evet.

Uyduracağım.

Tekrar görüşelim.

Bilemiyorum.

Şehirli insanları çok sevmem.

Çok iyi konuşurlar.

Kestik!

Çok güzel oldu.

Karavandayım.

Neredeyse iki kilometre yürüdüm.

Merhaba Sam!

- Merhaba Michael. - Geleceğini söylemediler.

Kimse bilmiyordu.

Aptal taksici beni Appia Sokağı'nın sonuna bıraktı, numaraları karıştırmış.

Söyleseydin havaalanına bir araba gönderirdim.

Geldim artık.

- İyi görünüyorsun. - Sen de her şeyini yeni almışsın. - Şarkıda ne diyordu?

"We Are The World"

Olga, işte Sam!

- Merhaba. - Memnun oldum.

Altı uçağı için havaalanında olmalıyım.

Yarın sabah beni Los Angeles'ta bekliyorlar.

Bugün mü gidiyorsun?

Evet, saat farkı yüzünden buna mecburum.

Güzel bir ev. Susan bayılacak.

Sorun nedir, Sam?

Yok bir şey.

Hiç.

Onca yolu Susan evi beğenir mi diye görmek için gelmedin sanırım.

Konuya gel.

Çekimler nasıl? Memnun musun?

Evet.

Tanıtımlar nasıl gidiyor? Onlardan memnun musun?

Artık şu sorunu anlatacak mısın?

Varner projesi nihayet yapılacak.

Onlara üç ay için gittiğini söyledim.

İtalya'da komünist bir entelektüel üzerine tanınmamış bir yönetmenin

filminde oynayacağını.

Tazminatını ödemeye hazırlar.

Alo?

Merhaba Susan, bir saniye.

Sam,

ajansım olarak kalacaksan; dostum olarak; bir daha bunu söyleme.

Ne var, tatlım?

Evet.

Evet söyledim.

Sanırım bir iki gün daha buradayım.

Lütfen beyler, sessiz olalım artık...

Alır mısınız?

Sabahtan beri devam ediyor.

Teşekkür ederim.

Acele edin, lütfen, acele edin.

Büyük aşk romanının aşk aktörlerine bak.

- Gülünce kırışıklar oluşuyor. - Öyle mi?

Pekâlâ, çekime başlıyoruz. Lütfen herkes sessiz olsun!

Tamam.

Başlıyoruz, dikkat!

Klaket!

Hazır.

Motor!

- İyi akşamlar. Mesajım var mı? - Hayır, hiç yok.

Uyuyamadım.

Burası çok sakin, hiçbir şey duyulmuyor.

Umarım korkutmamışımdır?

Hayır, asla.

Bir şeyler içelim diyecektim.

Burada bir şeyler içer misin?

Bu saatte kapalıdır ama odamda içecek var.

Açık bir bar buluruz. Gelir misin?

Tamam.

İşte Pavese'in günlüğü.

Muhteşem.

Yaratılıştan söz ediyor;

yaşam acısından.

Onu okuyunca "evet, aynen öyle" diyorsun.

"Evet, tam olarak bu. Bu."

Onunla acı çektiğini hissedersin.

Öyle titiz ki…

ve de,

öyle yalnız.

Mutlu değil ama umut etmeye devam ediyor.

Kadınlarla da aynı şekilde; sürekli aşık oluyor,

kadınlara birden aşık oluyor

ve her defasında tam da yaklaşmışken kaybediyor.

Geç oldu. Yorgun musun?

Benim uykum yok.

Çok az uyurum.

Bazen sette birazcık.

Geceleri yürümeyi severim.

Hep yaparım.

New York'ta, Londra'da.

Ne zaman gidiyorsun?

Yarından sonra?

Pavese nerede intihar etti biliyor musun?

Otel Roma adındaki bir otelde. Tıpkı bunun gibi.

Nerede kaldı?

Şu an odasında.

Odasındaymış. Odasında!

Sorun mu var?

Sorun yok, tamam, her şey yolunda.

Yolunda mı? Saat üç. Yedide iş bitiyor ve her şey yolunda mı?

Dino, git sen konuş.

Mümkün değil, ben gitmiyorum. Sen git getir şunu.

Bence görmek istediği Jane.

Ne?

Steve seni görmek istiyor.

Beni mi?

Evet.

Neden?

Konuşmak istiyormuş. Odasını biliyor musun?

Hayır.

Gel göstereyim.

Susan istediğin ne?

İkiye mi bölüneyim?

Beni çağırıyorlar.

Ben de öpüyorum.

Merhaba.

Bir şey içer misin?

Bak John bana ne almış.

Göreceksin.

Haydi, gidelim.

Bağışla.

Canımı yakıyorsun.

Kestik.

Çok iyiydi.

Çok çok iyi. Ama önün açıktı.

Emin ol görünüyordu.

Hepsi çekildi.

Çok güzel. Tekrar çekelim.

Neden tekrar?

Pavese'i tamamen kaybediyorsun.

Pavese'i kaybetmiyorum.

Kaybetmiyorum.

Pavese benim içimde.

Görmüyor musun?

Bunu beklemiyordun, değil mi?

Hayır.

Hayır.

Burada mısın?

Nasılsın?

Bu akşam benimle yemek yer misin?

Tamam.

Emin misin?

Evet, eminim.

Tamam. Dışarıda bekliyorum.

Gel.

Hayır, hayır, hayır.

Ayakkabılara dokunma.

Güle güle, teşekkür ederim.

Güle güle, güle güle.

Ayakkabılarımı yine kaybettim.

Steve, kes artık şunu.

De Niro yeni bir film çekiyormuş.

Geçen hafta bitirdiler.

Bu akşam nerede yiyeceksin?

Evde yemek ister misin?

Belki oteline geçmek ister. Otele geçmek ister misin?

Hayır, sorun değil.

Ben küçükken ayrıldılar.

Londra'da oturuyorduk.

Babam BBC'de çalışıyordu.

Ve annem onu terk edip Paris'te bir sanat galerisi açtı.

Beni çift dilli bir okula yazdırdı.

Onunla İngilizce konuşmamı istiyordu.

Az görüşüyorduk.

Görüştüğümüzde de hep üzgündüm.

Babamsa bizi kaybettiği için acı çekiyordu.

İçkiye böyle mi başladı?

Sonra o da Paris'e geldi.

Tekrar birleştiler değil mi?

Evet, çok garip.

Her şeye sıfırdan başladılar.

Sanki başka bir yerde hiçbir şey bulamamışlar gibi.

Aslında ikisi de birer...

hayal kırıklığı.

Baban çok şeker biri.

Çatlağın tekidir.

Annem onu çok sever.

Uyuşuyorlar.

Bu yüzden mi evlendiler?

Hayır, evlendiler çünkü ikisi de iyiydi.

Bu akşam benimle kalır mısın?

Evet.

Bu Beatrice.

- Bunlar da Steve ve Jane. - İyi akşamlar.

Sadece İtalyanca biliyor.

Sadece İtalyanca konuşurum.

Dediğim gibi.

Ama çok kibar.

Beltrami mağazasında çalışıyor ve

benim için akşamın onunda yeninden açtı; para da almadı.

Bu yüzden zam isterim.

Hiçbir şey yemediniz mi?

Burası Alfredo'nun Yeri.

"Fettucine" burada icat edilmiş, biliyor musunuz?

Teşekkürler.

Ne istersiniz?

- Dondurma? - Dondurma mı? Büyük bir dondurma mı?

Bakar mısınız! Biraz da şarap.

Teşekkürler.

İki dondurma. Biri çok büyük olacak.

Ne?

Hiç.

Çarptı mı?

Hayır.

Beni de.

Kim o?

Kim o?

Neydi o? Biri mi vardı?

Bilmiyorum.

İyi misin?

Hayır.

Ottan olmalı, çok güçlüydü ve sanırım fazla çektik.

Jane, sakin ol.

- Hayır. Hayır! - Tamam, öyle kal.

Kıpırdama. Tamam mı? Ben hemen dönerim.

Burada olduğunu biliyorum.

Her şeyi saklıyorlar.

Al, iç şunu.

Hayır!

Affedersin.

Jane, ister burada kal, istersen benimle gel ama

ben salonda televizyon izleyeceğim.

Tamam mı?

Gidelim.

Baba!

Gel bakalım...

Merhaba. Uyuyor muydun?

Bebeğim. Haydi bakalım yatağa.

Önce herkese iyi geceler diyelim.

Mike'a iyi geceler de.

Güle güle.

Şimdi de Dino'ya John'a ve Sam amcaya

- İyi geceler de. -İyi uyu. İyi geceler Brain.

Pekâlâ. Herkese iyi geceler.

Uçağım erken kalkıyor.

- İyi geceler - Güle güle.

- Hoşça kal, Susan, iyi geceler. - Güle güle Sam.

Babanla birazdan geliyoruz, tamam mı?

- Artık uyku vakti. - Hoşça kal Steve.

Hayatım? Hayatım?

Birazdan gelirim.

Havaalanına neyle gidiyorsun?

Taksi çağırdım, kimseyi rahatsız etmek istemedim.

Güle güle git.

Bana kızgın mısın?

Canın cehenneme.

Merak etme.

Onlara büyük bir film olacağını söylerim; sen olmana rağmen.

Tamam, ikisi de yattı.

Susan, gel otur.

Kadehimi alayım.

Az önce şuraya koymuştum.

Nedenini bilmiyorum Susan ama

belki de saat farkından, biraz dağıtma eğilimindesin.

Hayır, o numarayı yapma bana.

Bana inanmayacağını biliyorum ama buraya gelmene çok sevindim.

O pislik New York'ta kalmam için elinden gelen her şeyi yaptı.

Şerefe.

Muhteşemsin, Susan.

Teşekkürler.

Yeniden film yapmalısın.

"Şafak Gecedir" filmini yeniden çekmeyi düşünüyorum.

Zelda rolünde muhteşem olurdun!

Susan yeniden oyunculuğa başlayacaksa, dönüşü yeni filmlerle olacak.

Bu arada, şöhretini asla biriyle paylaşmaz.

Seninle bile mi?

Özellikle benimle.

Hem asla riske giremem.

Yıldız olan o, ben değil.

Bir kadeh bir şey içince,

dünyanın en harika erkeği olur.

Üç dört kadehten sonra deha belirtileri göstermeye başlar;

uyuyakalmadan hemen önce.

Alo?

İyi akşamlar.

Nasılsın?

Sesini duymak istedim.

Geç mi oldu?

Hayır. Hayır, hayır.

Yalnız değil misin?

Hayır.

Seni seviyorum.

Seni özledim.

İyi geceler.

Onunla yattın mı?

Ne?

Sadece bilmek için sordum.

Kes şunu.

Yine de onunla yattığını biliyorum.

Bekliyordum.

Niye öyle dedin?

Bilmiyorum.

Ama öyle.

Benden söz ettin mi?

Evet.

Neler anlattın?

Bu daha iyi.

Bir de benden söz etmişsin.

Peki ne söyledin?

Tekrar görecek misin?

Bilmiyorum.

Kahretsin uyuyamıyorum.

Teşekkür ederim.

Bu kim?

Jane Steiner.

Gabriella'yı oynuyor.

Bu adamdan, bu filmden ve İtalya'dan nefret ediyorum.

23 kez baştan aldık!

Kamerayı sürekli oynatıyor.

23 kez baştan almak ne biliyor musun?

23 mü?

23!

Merhaba Dino.

Martini ve skoç mu?

İkisinden de.

Merhaba Susan.

Bütün çekimleri kontrol ettirdim.

İyi etmişsin.

Kim bilir içinden bir tanesi iyi çıkar.

Steve bu filmi çok seviyor, bana kendi söyledi.

Ama kolay biri değil.

Bugünlerde biraz gergin.

Belki süreden.

Süreden değil Susan, senden.

Yalnız kalmaya ihtiyacı var.

İkiniz bir sette buluştuğunuz anda 24 saat sürecek kavga başlıyor.

Bana ihtiyacı var, Mike.

Bu yüzden geldim.

23 kez tekrar çektik.

23 kez tekrar çekmek ne biliyor musun?

Dino!

Ben bu planın çekilmesini çok istiyorum.

Hayır iyi düşündüm.

Sanırım sorun bende.

Orada değildim.

Ayak uyduramadım, ne dersin?

Hayır, bence iyiydin.

Demek sence iyiydim?

Evet.

Yalandan nefret ederim!

Sanırım memnun değil.

Memnun değil.

Alo?

Ben Jane.

Merhaba. Nasılsın?

Bir saniye.

Paris.

Gidelim mi?

Alo?

Ne oldu?

Kötü zamanlama.

Özür dilerim.

Özür dilerim.

Susan!

Sana 200 dolar koydum!

Sıkı oyna.

Karın üzerine asla bahse girme.

Çok gerginsin Susan, gevşe biraz.

Konsantre ol.

Susan, sanki nefesin kesildi!

Genelde çok daha iyidir; bence bu bir taktik.

Göster kendini.

Hayır dur!

Biraz yoğunlaş.

Dikkat!

Kapa çeneni!

Susan, bu bir oyun, sakin ol.

Haydi, sıkı oyna.

İster misin?

Hayır.

Tabii, unuttum.

Oynamak yerine yedek oyunculuğu tercih eder,

böylece aptal görünmekten kurtulur.

Evet ama senin lanet karakterine katlanan

birinin adı neden yedek oyuncu olsun?

Doğru. O halde onu odama gönder.

Hiç olmasa senin yerine atlar bana.

Beni rahatsız etmez.

Bunun nesi var bilmek istiyorum, yoksa delireceğim!

Biliyorum, Michael.

Evet ne yaptığımı biliyorum ve

sakin bir hafta sonu istiyorum.

Arabayı havaalanına bıraktım.

Anahtar her zamanki yerde.

Pazartesi sabahı dönerim.

Hoşça kal.

Merhaba. Burası Jane ve Tarzan'ın evi.

Şu anda ormandayız.

Lütfen yüksek sesle mesaj bırakın.

İşle ilgiliyse 42 52 56 28'i arayın,

ya da gün içinde tiyatroyu deneyin.

Öpücükler. Hoşça kalın.

Susan, ne oldu?

Yemeğin en iyi yerinde bıraktın.

Haydi geri dön.

İyi misin?

Beni nasıl buldun?

Burada ne yapıyorsun?

Bilmiyorum.

Merhaba.

Bu Bruno Schlosser.

Oyun yönetmenimiz.

Yaptığınız çok güzel.

Sizin de yaptığınız güzel.

Yemek yiyor muyuz?

Evet.

O da gelir mi?

Evet, elbette gelir.

Evet.

Yer değiştirmemizi ister misin?

Yarın gösteriye geliyor musunuz?

Hayır, gitmek zorundayım. Üzgünüm.

Şarap sever misin?

Ben tadayım.

Çok iyi.

Meyveli şarap.

Bayılırım.

Bu harika.

Çok güzel.

Harika.

Çok sıcak biri.

Belki de gruba almalıyız.

Evet.

Paris'e niye geldiniz?

Özellikle onun için mi?

Evet.

Büyük incelik.

Kes şunu artık, Bruno.

Senden bir şey istedim mi?

Gecenizi mahvetmek istemem, Bruno.

Gidiyorum.

İyi bir fikir.

Haydi, yaylan buradan.

Hayır, bana dokunma.

Çok hoş bir akşam geçirdim.

Böyle bırakmak kötü oldu.

Ama burada kalsın?

Teşekkürler.

Hoşça kalın.

Affedersiniz.

- İyi akşamlar. - Güle güle.

Evet öyle. İyi geceler!

Filmini izleyeceğim!

Ev nasıl?

Sakin mi?

Öyle bir şey yok.

Susan çocuklarla New York'a döndü.

Ne dedin?

Geri döndü.

Biraz yalnız kalman gerektiğini söyledi.

Bir şeyden mi şüphelendi?

Bilmiyorum.

Şimdi de birkaç gerekli söz.

Bu büyük gecenin sonuna geldik.

İleri teknoloji ürünü kameralarımıza teşekkürler.

Salonda anne ve baban da var.

Olamaz.

Bana söylemediler.

Beni aradılar ama.

Geleceklerini bilmiyordum.

Muhteşem bir gece oldu.

O beni aramadı.

O halde sen ara.

Nasıl?

Ara işte, telefonu al ve ara.

Ya karısı çıkarsa?

Kapatırsın.

Buyurun?

Bana bir adet Mont-Blanc.

Bademli turta.

Biliyorsun.

Sadece oyununu izlemek için gelmedik.

Bir tarama yapmak istedik.

Eğer bize yapılacak hiçbir şey yok denirse;

müziği keser, Toscane'daki evimize döneriz.

Böyle arayabilir miyim bilmiyorum.

Madem seni seviyor,

- Önemli olan bu. - Yapma anne.

Hayat bu.

Anılarını örmeye başlıyorsun.

Bu harika. Ara onu.

- Ne zaman? - Hemen.

Alo?

Bir saniye. Jane.

Alo?

Neredesin?

Gelebilir misin?

Biletin havaalanında bekleyecek.

Ne zamandır aşık olmuyorsun, Dino?

Bilmiyorum.

Beş dakikadır.

Bir yıldır.

Çok garip.

Ben hep aşık olurum ama onlar beni hiç sevmez.

Jane bakışlarıyla Steve'i arıyor ama

sadece Michael'ı görüyor.

Hayal kırıklığı yüzünden okunuyor.

Michael gizli ümitlerinin kapısını,

sonuna dek açarak,

ona aldığı çiçekleri yiyor.

Orada. Koşma iznin var.

Ve... Amsterdam Caddesi'nden

iniyoruz, üç kız üç erkek.

Kendime "bu akşam sevişeceğim"

diyorum. "İlk kez sevişeceğim."

Herkes neşeli, herkesin keyfi yerinde.

Derken apartmana geldik. On ikinci kata çıktık,

Bendeyiz.

Kendime " bu hayatımın gecesi olacak" diyorum.

Sonra şaraplar çıktı; otlar da.

O zamanlar ot çekiyorduk tabii.

Sonra ışığı kıstık, müziği açtık,

sonra odama fıstık gibi bir kızla girdim.

"Öleceğim, öleceğim!" diyordum kendi kendime!

Odamdayız; kadın ve ben.

Yan tarafta kanepede bir çift var;

Hint kilimi üzerinde de bir diğer çift.

Salonda dört kişi, biz odada iki kişiyiz.

Giysilerimizi çıkardık; yani daha çok ben çıkardım.

Yani insan süpermarketteyse, giyinir diyorduk.

Utanacak bir şey yoktu.

Derken gidip şarabı getirdim,

Sonra olaya başlamanın en iyi yolunu düşündüm,

ve saldırdım. Ama o ailesinden söz etmeye başladı.

- Ailesi. - Gidelim.

Ailesi umurumda değildi!

Tek istediğim onunla sevişmek, onunla...

İyi akşamlar.

Olga.

Tatlı kaldı mı?

Bu bir düş, bu bir düş.

Bitmesini istemiyorum.

Kızılderililer gibisin.

Seni seviyorum.

Alo?

Hayır, uyandırmadın.

Ne oldu?

Yapamam.

Evet yaparsın.

Çok yorgunum.

Kapa gözlerini.

Kazandım!

Hile yaptın!

Hile yapmadım.

Hile yaptın!

Burada üç adet çörek vardı.

Hile yapmadım.

Hile yaptı!

Altına bir çörek sakladın.

O ilk çöreğimdi.

Hayır, altında bir çörek var.

Üzerine oturuyorsun.

Peki bu nedir?

Sakladın mı?

Nedir bu?

Bunu da yemek zorundasın.

Hayır.

Hayır, acımak yok.

- Ye. - Lütfen.

Michael.

Ne var?

Gözlüğümü ver.

Saat sekiz buçuk oldu, gitmeliyiz.

Kahve?

Hayır, sağ ol.

İşini seviyor musun, Michael?

Steve'in kölesi olmayı mı?

Seviyorum, bu iş hayallerimin işiydi.

İşimi seviyor muyum?

Çok para kazanıyorum, geziyorum, iyi havuzlara giriyorum.

Ünlüler önümde diz çöküyor.

Steve'in kölesi olmadan önce ne yapıyordum biliyor musun?

Flatbush Caddesi'nde bir kasapta çalışıyordum.

Brooklyn'de.

Bir de şimdi bak.

Bunun bir düş olmadığına inandırmaya çalışma.

Hala hayat hikâyesini mi anlatıyor?

Eski kasaplık günlerini?

Ottawa'lı kızı?

Hayır, henüz Ottawa'lı kızdan söz etmedi.

Benden nefret eden biri var.

Ayakkabılarımı çalıyor, onları tuhaf yerlere gömüyor.

Bay Elliott.

Hep peşimde.

- Gitmeliyiz. - Hakkımda çok şey biliyor.

Avucunun içi gibi biliyor.

Haydi gidelim.

Michael yalın ayağım; ayakkabılarım yok.

Bir çift alırız.

Tamam.

Buna hakkı yoktu. Yoktu.

Sizi özgür bir çift sanırdım.

Ne demezsin.

Ben fazla çiftim, o da fazla özgür.

Değişiyor.

Evet değişiyor.

Buyurun madam.

Bekleyeyim mi?

Hayır, hayır, çok iyisin.

Uzun sürebilir.

Hoşça kal.

Bir şey ister misin?

Hayır, teşekkürler.

Alın.

Hala sıcak, az önce topladım.

Teşekkürler.

Ne bu?

Bak.

Dene.

Evet?

Nasıl buldun?

Çok, çok güzel.

Bir şey göstermek istiyorum.

Ne?

Bunu yapma! Hayır!

Hayır! Hayır!

Evet!

Hayır!

Ne?

Susan git gide deliriyor.

Bu gece aradı, histerik bir şekilde üç saat bağırıp çağırdı.

Kahretsin.

Yanında olmamama dayanamıyor.

Sanırım bir şeyler biliyor.

Bu sana.

Bana mı?

Sana aldım.

Bana mı aldın? Delirmişsin!

Bu hafta herkes delirdi.

Teşekkürler.

Harika.

Ne?

Bazı şeyleri anlamalısın.

Seni severim ve acı çekmeni istemem.

Ama bence Steve karısını asla terk etmez.

Biliyorum, Michael.

Kaç oldu?

On beşinci kez mi alıyoruz?

Evet.

Belki de iyi bir aktör değilim.

Peki nesin?

Bilmiyorum, bilmiyorum.

Canını sıkan o mu?

Sevmedin mi? Değişsin mi?

Hayır, sorun o değil.

Benim.

Hissetmiyorum.

Tekrar çekelim.

Tamam, tekrar çekelim.

Hazır mıyız?

Evet, tekrar çekeceğiz.

Lütfen herkes hazır olsun...

Çekiyor.

Pavese, 50-16.

Motor!

Neden hep sonsuz aşk istenir biliyor musun?

Bizimle ölen aşk?

Çünkü hayat acı çekmektir; aşksa tedavi eder.

Ve kim bir ameliyatın ortasında kalkmak ister?

Onunla evlenecek misiniz?

Evlenilmesi gereken tek kadın,

evlenmeye çok uzak duran kadındır.

Burada ne yapıyorsun?

Ama, ama senin burada işin ne?

Sıkılıyorum.

Seni görmek istedim.

Tanrım.

Neler oluyor?

Ben ne olduğunu biliyorum.

Bu da ne demek?

O burada ne arıyor?

Yok bir şey.

Bana küçük bir şaka yaptı.

Önemli değil.

Öyle mi? Ama bu küçük şakalar tepemi attırıyor!

Bir daha tekrar eder misin?

Tepemi attırıyor.

İkinizin de çocukça hikâyeleri ve

zırvalıkları benim tepemi attırıyor!

Ben film yapıyorum.

Aptallıklarınıza vakit yok!

Şimdi yerine geç ve sahneyi bitir.

Ve sen küçük sidikli, hemen defol!

Dinle.

Bilmiyorum ama böyle şeyler söylememelisin.

Canın cehenneme!

Evet canım cehenneme.

Jane'in de canı cehenneme.

Ve espri anlayışını yeniden bulduğunda,

ıslık çal da biz de bilelim.

"Seni küçük sidikli."

"Seni küçük sidikli."

Sidikli, sidikli.

Küçük sidikli.

Sidikli.

Üzgünüm, sadece bir fotoğraf çekmek istemiştim.

Niye öyle yaptın?

Önemi yok.

Ne oldu?

Göreceksin.

Ne yapıyorlar?

Aptal herifler!

Peşimizdeler.

Daha canımızı sıkacaklar mı?

Hayır!

Yapımcının şok olduğunu biliyor musun?

Gazetelerdeki resimlerden gözünü alamıyor.

Eğlendin mi bari?

Sadece tampon için, 60 bin dolar.

Sigortalı değil mi?

New York'u aradım, Sam'e haber verdim,

bu işi unutturmak için her şeyi yapacak.

Saçmalama, bu bir devlet sorunu değil, Michael.

Bir arabayı çarptım, biraz hasar gördü,

çok önemli değil, ilk kez olmuyor.

Sorun bu değil, arabanın canı cehenneme.

Sorun fotoğraflar, Steve.

- Tüm fotoğraflar. - Ne olmuş?

Ne mi olmuş?

Evliliğini riske attın, olan bu.

Bu seni niye ilgilendiriyor? Ne istersem onu yaparım!

Şu lanet arabanı götür!

Görmek istemiyorum!

Bunun için para öderim ama aptalca önerilerin için değil!

Üç saat içinde stüdyoda olmalısın.

Yemek yemeliyim.

Biraz hindi kalmıştı.

Makarna kalmamış.

Tamam. Salata ister misin?

Evet.

Oğlumun en sevdiği kaset.

Binlerce kez izlemiştir.

Çok şeker.

Bir gün oraya gideceğini ve...

Sence çocuk sahibi olmalı mıyım?

Belki...

Belki hayır.

Belki.

Söylemiştim.

Ben aileye inanırım.

İnsanlar birlikte yaşamak için var, çift olarak.

Kurtlar gibi.

Ve de penguenler.

Ben insanlarla tanışmayı hiç beklemem.

Bu bir sürprizdi.

İnsanlara kapalıyımdır.

Susan beni ilk gördüğünde, öyle soğukmuşum ki,

bir an homo olup olmadığımı sordu.

Çok açık sözlüdür.

Karmaşık biri.

Çok titiz.

Ve çok güçlü.

Öyle mi?

Bir aktörün karısı olmak nasıl bir şeymiş?

Onu kıskanç biri yapıyor.

Onu bırakabilir misin?

Belki.

Belki hayır.

Belki.

Onu terk edersen bir gün beni de terk edersin.

Hanımefendi, sizi görmek isteyen biri var.

Burası çok güzel.

Ama biraz büyük.

Burada ne arıyorsun?

Gelip bir merhaba demek istedim.

Bir şey içer misin?

Hayır, teşekkürler.

Peki...

Tüm gün ne yapıyorsun?

Hiç.

Güzel.

Aranız...

İyi mi bari? Mutlu musun?

İyiyim.

Güzel.

Tıraş olmadın mı?

Hayır.

Gri gömleğimin nerede olduğunu biliyor musun?

Brüksel'den almıştım.

Bana hep yakıştırdığın gömlek.

Kaybettim.

Her yere baktım ama izine bile rastlayamadım.

Bu önemli değil ama.

gecenin üçünde uyanıp, "bu gri gömleği nereye koydum" diyorum.

Bu günlerde her şeyi kaybediyorum.

Ve asla tekrar bulamıyorum.

Asla.

Havuz ısıtmalı mı?

Hayır.

Üzüldüm.

Hoşça kal.

Bruno! Bekle.

Bekleyecek ne kaldı?

Böyle gidemezsin.

Neden geldin?

Benimle gelir misin?

Hayır.

Hoşça kal.

Hayır daha güçlü!

Haydi hep aynısın.

Hepsini sandviçe koy!

Uyumadın mı?

Beş blok yürüdük.

Caligula Kaplıcaları'ndan buraya yürüdük.

"Caracalla" embesil!

Caracalla, Caligula ne fark eder!

- Ayaklarım şişti. - Götüren sendin!

Biliyorum bendim ama artık yürüyüşten sıkıldım.

Neyin var?

Ne oldu?

Lütfen. Hayır.

Nereye?

- Telefon açmalıyım. - Kime?

Kim olursa.

Ne oldu?

Tüm gün burada bekledim.

Üzgünüm ama işimiz uzadı.

Telefon açabilirdin.

Bilemiyorum.

Her günümü burada seni beklemek için mi geçireceğim?

Sanırım döneceğim.

Affedersin Jane, üzgünüm.

Zor bir sahneydi.

- Aklımda başka şeyler vardı. - Başka şeyler. Evet.

Anlaşılan seni aramadığım bahanesiyle

canıma okumak istiyorsun.

Tamam haydi yap. Haydi söyle.

Saçmalık.

Gerçekten saçmalık.

Sana tapıyorum.

Masada yapalım mı?

Hayır. Masada değil.

Sonra, yaklaştı ve beni duvara yasladı.

Evet?

Omuzlarıma dokundu.

Tüm vücudumda kaydı.

Yavaşça göğüslerime indi.

Sonra dizüstü çöktü.

Külotun duruyor mu?

Hayır.

Ama duruyor.

Evet. Tamam.

Yavaşça ellerini kaydırdı.

Bacaklarım boyunca;

sonra okşamaya başladı.

Yavaşça beni okşadı.

Hızlanmasını istiyordum.

Sonra hissettim.

Göğüslerini;

- Nasıldılar? - Tenimdeydi.

Nasıldılar?

Çok küçüktüler.

Hayır!

Çok sert.

Hayır. Çok büyükler.

Çok iriler...

Tamam, sen nasıl istersen.

Ellerini kalçama götürdü.

Dizlerim ağırlaştı.

Yaklaşan nefesini hissediyorum.

Sıcacık.

İniyor.

Bacaklarımın arasına,

kendimi bırakıyorum.

Çok sert.

Sert.

Bu asla durmasın.

"5 Ekim Çarşamba".

Yağmur yağdı.

Sonra güneş yeniden çıktı.

Ama artık sonbahar.

26 yaşına gireceğim; ve seni seviyorum.

Hayatımda ilk kez günlerimi akşamı bekleyerek geçiriyorum.

Şafakla çıkıyorsun;

Gökyüzü hala yarı karanlıkken.

Seni adeta bir siste kaybediyorum.

İşte o zaman dalıyorum uykuya.

Gecelerimiz uzun.

Sen hiç uyumuyorsun.

Bazen bir sözcük sayıklayıp, ya da bir jestle,

bana ölümü anımsatan derin bir uykuya dalıyorsun.

Sonra birden sonsuz bir

düşüşten kurtulur gibi uyanıyorsun.

Sonra gözlerini açıyor, bana bakıyorsun.

Beni sana iten bu gerekliliği seviyorum.

Beni Paris'ten Roma'ya koşturan o şeyi.

Uçağa gizemli bir havayla biniyorum.

Sonra sessizce, sana doğru kayıyorum.

Ve oda üzeremize kilitlenmiş.

Bu garip evde seni yazmayı seviyorum.

Saatlerce senin içinde asılı kalmak isterdim.

Ne olduğumu ve ne olduğumu sandığımı okumak için.

İçim öyle sessiz ki...

kaynıyor,

ateşim var.

Çabuk gel.

Acele et.

Tüm basamaklarda adımlarını bekliyorum.

Alo?

Oh bebeğim, iyi misin?

Evet.

Hayır. Hayır, ona babanın ikinize de aldığını söyle.

Sana da versin.

Evet tatlım.

Evet öyle.

Ne metni?

Hiçbir şeyden haberim yok.

Jane!

Jane!

Jane!

O burada! Eve geldi!

Ne?

Kahretsin!

Susan geldi.

Steve'le mutfakta.

Haydi giyin çabuk!

Olmaz.

Giyin! Haydi!

Nasıl çok erken döndün?

Bu saatte New York uçağı yok.

Concorde'la geldim.

Paris'e kadar.

Gerginsin.

Hayır hayır.

Şeker ister misin?

Hayır.

Kahveyi bahçede içelim mi?

Nasıl istersen.

Fark etmez.

Seviyor musun?

Evet.

Aynı anda birden fazla kişiyi sevebiliyor musun?

Kesinlikle.

Bence aynı anda birden çok kişi sevmek,

hepsine ihanet etmek.

Sen aynı anda tek kişiyi sevdiğini mi sanıyorsun?

İhanet eden sensin.

Elimden gelmiyor.

Üstelik...

sen burada olunca da değişmiyor.

Sen kendinsin.

İçine işlemiş.

Bu olmuşsun.

Geri kalan her şeye kör ve sağırsın.

Tek önemsediğin de bu.

Aşık mısın?

Evet.

Onunla yaşayabilir misin?

Bilmiyorum.

Gitmeliyim.

Tek bir sorum var Steve.

Beni sevmeyi ne zaman bıraktın?

Bilmek istediğim bu.

Bana gerçeği söyle.

Benden ayrılacak mısın?

Alo?

Günlerdir sana ulaşmaya çalışıyoruz.

Annenin durumu çok iyi değil.

Birkaç günlüğüne gel istersen.

- Yarın hemen geliyorum. - Hayır, hayır, hayır.

Sadece biraz yorgun.

Emin misin?

Yarın geliyorum.

Merak etme.

Anne?

Neden gitmesine izin verdim biliyor musun?

Çünkü tam bir aptalım, öyle değil mi?

Bir dakika, bekle.

Sana ne dememi istiyorsun?

Aptal olduğunu mu?

Tamam, aptalsın.

Başka bir zaman söyle. Yeter!

Hepinizin ikiyüzlü gülüşlerinden bıktım artık.

Tek ilgilendiğiniz ben, iş yapabilecek olmam.

Filmi bitirmek, yenisine başlamak için

sonuna dek ayakta olmalıyım.

Peki burada olanlar?

Kimse umursamıyor!

Ne hissettiğimi kimse umursamıyor!

Kimse umursamıyor Michael!

Anahtarı ver.

Saat kaç?

Altı buçuk.

Hiçbir şey yapmadan günde 100 bin dolar kaybedemem.

Mümkün değil.

Sakın bana yerini bilmediğini söyleme.

Bileyim ya da bilmeyeyim, fark etmez.

Susan yerini söylemelisin.

Onla konuşmalıyım.

Biraz rahat bırakın, yerini bilmiyor işte!

Sen biliyor musun?

Kahretsin, yeter artık!

Şu an kimseyle konuşmak istemiyor,

tek istediği şey var, dinlenmek.

Dinlenmek mi? Ben de dinlenmek istiyorum.

Hepinizden sıkılmaya başladım.

Tek bildiğiniz seks, para ve film.

Ne biliyor musunuz?

İstediğinizi yapın.

Filmi durdurun, sonra da onu mahkemeye verin.

Canınız ne isterse onu yapın. Lanet olsun!

Ama o hazır hissetmezse film başlamaz!

Haklı.

Evet, haklıyım.

Her zaman haklıyım.

Bak ne güzeller.

Bunlar sonuncu.

Doğa ne güzel.

Birazdan güneş batacak.

Ve en gün batımında son kez aydınlanacak.

Sonra gece olacak.

Evden kaçan köpeğimizi hatırlıyor musun?

Chico.

Kaçmamıştı.

Onu terk etmiştik.

Biliyordum.

Atlatır mıyım bilmiyorum, Jane.

Ama bensiz de dayanmanı istiyorum.

Dayanacaksın.

Söz ver.

Julia! Bak kim geldi!

Sandro!

Merhaba.

Sandro!

Değişmemişsin.

Sen de öyle.

- İyi misin? - Harry!

Gelmene çok sevindim.

- Karım hala çok güzel. - Nasılsın?

- Ve kızım. - Nasılsın?

Haydi, haydi gelin bir şeyler içelim.

Evet?

Bilmek istediğin ne?

Gerçek.

Yalanlardan sıkıldım artık.

Doktor olunca, yalanın anlamı değişir.

Ama sende değil.

Kaybetti.

Bundan kurtulamaz.

En fazla bir ay, altı ay ya da bir yıl. Kimse...

Kimse bunu bilemez. Kimse.

Bana güvenmesini söyle ona.

O akşam, asmada üç saatten fazla kaldık.

Herry langust ve şarap almıştı.

Julia sürekli konuşuyordu.

Neşeli görünüyordu.

Ve hiç bu kadar güzel olmamıştı.

Ama aynı anda başka şeyler hissediyorum.

Onca gülüş içinde, garip bir karmaşayla

arada bir bana bakıyordu.

Sanırım çok içtim.

O annemdi.

Ve anladım ki,

hayatta hiç kimse beni onun kadar dikkatli dinlememişti.

Beni yalnız bırakmasını istemiyordum.

İnsan yaşayamayınca, ölmeye hakkı vardır.

Hayattan son bir kıvılcım almaya hakkı vardır.

Ve ölümünden bir şiir yapmaya.

Gizlice en korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.

Biraz cesaret yeterlidir.

Oysa hiç kolay değil.

Alçak gönüllülük gerek, gurur değil.

İğreniyorum.

Cesaret gerekli.

Sözler değil; eylem.

Artık yazmayacağım.

Kestik.

Sandro gidiyor.

O hiç doktorluğa uygun değil.

Çok hassas.

Bitmesini mi istiyorsun?

Şimdi mi istiyorsun?

Evet.

Lütfen.

Evet.

Beni anla.

Alo?

Annem ölüyor.

Üç yıl var gücüyle savaştı.

Üç yıl boyunca sürekli direnmekten,

ayakta kalmaktan söz etti.

Umut etmekten.

Ama artık hiç gücü kalmadı.

Sana ihtiyacım var.

Tamam, tamam.

Anne! Anne!

Anne! Anne!

Steve ertesi gün gitti.

Arabası ufukta kaybolunca içeri döndüm.

Hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.

Pencereleri sonuna dek açtım.

Gece yarısına doğru, kuzey rüzgârları yükselince,

gökyüzü birden yıldızla doldu.

O an anladım ki, Julia'nın gücü artık bendeydi.

Bundan sonra biliyordum ki,

artık hayatı tek başıma göğüsleyeceğim.

Onun ölümü göğüslediği gibi.

O yıl evde kaldım ve kış gelene dek yazdım.

Annemin kokusu, odasından hala silinmemişti.

"AŞIK BİR ADAM"

Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.